13 Haziran 2008

Bir=İki

Bugün Cuma. Evde, plansız programsız ve yalnız geçirdiğim üst üste ikinci cuma. Bugün ayrıca 13.Cuma ama bunun konuyla uzaktan yakından ilgisi olduğunu sanmıyorum.
Son zamanlarda çevremdeki insan çemberinin git gide daralmaya başladığını farkettim. Her gün konuştuğum, görüştüğüm insanlarla iletişimim önce haftada birkaça, sonra ayda bire dönüştü. Sonra da bitti. Bu aralar birlikte zaman geçirdiğim insan sayısı iki elin parmaklarını aşmayacak bir sayıya düştü. Rakamlarla idare ediyorum. Ben mi giderek çekilmez, uyuz bir karı oluyorum da insanları kendimden uzaklaştırıp asosyalliğe düşüyorum diye düşündüm de, ı-ıh, cık, bende bir değişiklik yok. Değişen diğerleri. Onların değişimine ayak uyduramadığım için de fasulye olan benim yavaş yavaş sanırım. Millet birer birer evlenmeye başladı, her buluşmaya çifter çifter geliniyor, eve oturmaya gidildiğinde bayanlar dedikodu yapıp sofrayı hazırlarken beyler salonda futboldan bahsediyor filan. Bildiğin yetişkin insan sosyalleşmesinin içinde çok sırıtıyorum. Tek sayı olmaktan sıkılmış durumdayım, benim ve sevdiğimin çevrelerini ara sıra kesiştirsem de ayrı tutmam neden bu kadar alışılmamış anlayamıyorum. İki kişi birleşince neden her şey bir oluyor, onu da anlamıyorum. Eskiden Taksim'e çıkarken iki-üç hatun çıkmak gayet doğalken şimdi neden illa "Beyleri getirmeyin ama" cümlesine ihtiyaç duyuluyor böyle ekstrem bir gece yaşamak için kavrayamıyorum. Sevgililer gıcık insanlar olduğu için değil bu tepkim, çoğu şeker gibi adamlar Allah'ı var. Ama hadi hatun tutuyor sürüklüyor adamı her yere desem, adamlar da gayet memnun hayatlarından tıpış tıpış geliyorlar.
Sosyalleşmek için ortamda işler sıkıcılaşırsa sığınacağın bir omuz mu gerekli yani? Ya da bunca yıldan sonra "Evet herşey normal, benim de yanımda bir erkeğim var" göstergesi mi, ya da en naifinden keyif alınan ortamlarda "O da benim gibi keyif alsın"dan "O yanımda olsun da ben daha çok keyif alayım"a kadar uzanan bir yelpazede mi dolanılıyor?
Tenkit etmek ya da "Iyy kaka tü pis bok" demek değil amacım. Sadece işler ne zaman buraya geldi de çift olmak birey olmaktan her daim, her koşulda ve her zaman daha geçerli bir şeye dönüştü anlamaya çalışıyorum. I-ıh, olmuyor..
Gideyim de şu 2 litrelik Absolut'u açayım bari...

11 Haziran 2008

Beggin' yuuu

Eminim duymuşsunuzdur siz de sağda solda, en fazla dinlenen şarkılardan biri olmuş durumda Frankie Valli - Beggin'. Ama çok şahane yahu! Zenci gırtlaklı bir beyaz amca. Oldukça eski bir parça olmasına rağmen Pilooski isimli kişi ya da kişilerce taze taze edit edildiği için bu kadar gözde şu sıralar. Henüz haberi olmayan varsa buyursun buradan yaksın. (Youtube'u açınca yasak öyle olmaz böyle olur gibisinden bir haz kaplıyor içimi, çocuk muyum neyim bilemedim ki, neyse.) Ofiste kapıyı kapatıp deli deli dansediyoruz vallaha! Video nasıl ama :D

10 üzerinden 2 ile sınıfta kalanlar

Bugün işe geç geldim, servisi değil toplu taşıma araçlarını kullandım gelirken de. İki damla güneşi görünce hemen sandaletleri ayaklarına geçiren insanlarımıza seslenme ihtiyacı duydum bu yolculuğum sonrasında. (Halk arasına inmiş teyyareden burjuva gibi konuştuğumun farkındayım ama karşı otobüsleri genelde bindiğim şeyler değil, o bakımdan)

Minimum 7 aydır botların içinde olan o ayakları, el değmeden alıp sandalete koyamazsınız güzel kardeşlerim. Hayatında et makası, törpü ya da en azından oje yüzü görmemiş patlıcan parmaklar o şıkır şıkır sandaletleriniz içinde nasıl korkunç görünüyor farkında mısınız acep? Tamam ben de haftada bir pedikürünü yaptırıp French sürdürüp 12 cm tahta topuklu Nine West sandaletlerimle dolanmıyorum etrafta, ama göz var izan var yahu! Bir de lame sandalet üstüne devetüyü çanta olmaz ki be güzel kardeşim. Ol-maz. O-la-maz.

Beyler, size de bir çift sözüm var! Topuklu sandalet giymiyorsunuz diye yırttığınızı sanmayın! Hatta size birkaç çift sözüm var:

* Şekil-a'da görülen sandalet tipleri trekking ve pikniğe çok uygunken, kumaş pantalon altına giyilmez!!! Hatta bana kalırsa şehirde de giyilmez ya, neyse... (Resimdeki model Lafuma markadır. Lafuma candır, ama dağda bayırda işte)

* Çorapsız halde deri-kösele ayakkabı giyilmez!!!
* Allah rızası için parmak arası terlik giymeyin. Rica ediyorum. Çirkin ayaklarınız, üzgünüm ama yapı itibariyle çirkin. O parmak arası terlikleri de giyince pelte gibi yayılıyor ayağınız iyice zaten!
* Düzgün, çoraplı ayakkabılı pantolonlu bir kıyafet giyiyorsanız; istinalar haricinde, çorabınızın rengini pantolonunuzla eşleştirin. Lütfen. Siyah pantolon altında beyaz çorap izlettirmeyin bize 2008'de!
* Kemer kullanıyorsanız ayakkabınızla aynı rengi geçtim, en azından aynı tonda olsun. Kahverengi kemer ve siyah ayakkabı ikilisi gözümde Angelina Jolie-Borat ikilisinden farksız.

Rica ediyorum, çok rica ediyorum.

Adam olun azcık!

9 Haziran 2008

Sen ne yararlı şeysin meyve suyu!!!

Buzcevheri'nin bir yazısının sonundaki konuyla alakasız kısım çocukluk travmalarından birini hatırlattı bana.

Eskiden kahverengi cam şişelerde satılan şeftali suları vardı, bilmem hatırlar mısınız. Çay bahçelerine gidildiğinde büyükler ince belli bardakta ya da porselen fincanda çay içerlerken çocuklara da bu meyve sularından söylenirdi. Kola ya da Fanta da gözdeydi, fakat zararlı şeyler oldukları için sık sık izin verilmezdi çocuğun bunları içmesine. Neden hep şeftali suyu içtiğimi bilmiyorum, sanırım annemler öyle uygun görmüş. Yıllar sonra vişne suyunu ilk denediğimde "Bunu neden bana yıllardır içirmediniz?!" diye hesap sorduğumu da hatırlıyorum. Bir kere içmişim midem bulanmış, ondanmış...

Yaşım 3,5-4 olsa gerek. Tütünçiftlik'te bir çay bahçesinde oturmuş ilkbaharın tadını çıkarıyoruz ailecek. Yanımızda ailecek dost olduğumuz bir aile daha var. Bu dostların da 3 tane oğulları var, bir şımartıyorlar beni prenses kızımız diye, sormayın gitsin. Bu cam meyve suyu şişelerinden pipetle içilirdi o zamanlar genellikle, bense şımarıklık tavan yapmışken üstüme döktüğümde yiyeceğim azarı bile göze alarak tepeye dike dike içiyorum şeftaliyi. (Freud burda meme özlemi diyordu sanırım, peh! Düpedüz haytalık) 3 adet oyun arkadaşımla saatlerce kovalamaca, saklambaç, ebelemece gibi ilkel oyunları oynadıktan sonra annem beni masaya geri çağırıp birazdan gideceğimizi, meyve suyumu bitirmemi söylüyor. Efelene efelene gidiyorum masaya, şişeyi tutup dikiyorum ve ilk yudumu almamla birlikte acı ve şaşkınlık içinde tükürüyorum ağzımdakileri. Bir bakıyoruz, yerde bir miktar meyve suyu yanında şaşkın, kıvrıla kıvrıla vızırlayan bir arı! Garibim çiçeklerle uğraşmaktansa konsantresini bulmuş olmanın sevinciyle, lıkır lıkır içiyor herhal. Babam çat basıyor arının üstüne, sonra 7 kişi birden bana dönüyorlar "Ah noldu sana bitanem"ler eşliğinde. Annemin incelemeleri sonucu ortaya çıkıyor ki puşt arı dilimi, damağımı ve alt dudağımı toplam 5 yerden sokmuş. Ağız haşat oluyor, bu gariban da 1 hafta soğuk çorbalarla besleniyor. Bu olay, küçük La Santa Roja'nın şişeyi tepesine son dikmesi olarak kayıtlara geçiyor.

Düşündüm de daha bir dolu arı hikayesi var bende. Ayrı bir çekiciliğim mi var bu sarı-siyah moda ikonlarına, yoksa arılar hepten manyak herkese mi aynı muameleyi çekiyorlar bilemiyorum. Mümkünse kendileriyle bal, polen, arı sütü ve reçine içine kaçmış böcük haricinde bir münasebetimiz olmasın.

PS. Çocukken size de arı poleni yedirirler miydi bilmiyorum ama herşeye rağmen, kovan girişinde yüksek emiş gücüyle arıların bacaklarına yapışan çiçek tozlarının toplanmasıyla elde edilen bu besleyici gıdanın içinden çıkan kopuk arı bacaklarına görmek üzerdi beni be!

6 Haziran 2008

Yangından ilk Kurtarılacak

Ofiste ne müdürüm ne direktörüm yok.
Müziği açtım yüksek sesle dinliyorum. Shuffle'a almışken işte o şarkı çalmaya başladı:

Coin operated boy
He may not be real experienced with girls
But i know he feels like a boy should feel
Isn't that the point that is why i want a coin operated boy
With his pretty coin operated voice
Saying that he loves me that he's thinking of me
Straight and to the point
That is why i want a coin operated boy.


Her eve lazım!

Yaşlandım en okuyucu, unutma beni

Bloğumu karıştırıyordum geçen, karıştırırım öyle bir arada ben neler yazmışım eskiden bu zamanlar gibilerinden. Kardeşimin LGS sonuçlarını beklerken yazdığım yazıya denk geldim. 9 gün sonra ÖSS'ye girecek olan tıfılımın bu kaddar büyümesi çok garip yahu! 90'lı bebeler üniversiteli olacak hale bak! Evet çok yaşlandım...

ÖSS'ye girdiğim yaz Seferihisar'a arkadaşımın yazlığına tatile gitmiştim kafa dağıtmak için. Bu sene de kardeşin kafa dağıtmaya ihtiyacı olacağı için kendüsüne ablasıyla başbaşa geçireceği 10 günlük bir tatil hediye edeceğim. Artık üniversiteli olacağına göre havaya girmesi lazım diyerek Vadi'de karar kıldım. Countdown başladı; son 10 gün!

4 Haziran 2008

Aslında pek çok konu var

Geçenlerde zap yaparken MTV'de bir kliple karşılaştım. İlk bakışta kızı Pelin Batu ile aynı anda Demet Evgar'a benzettim. Farklı birşeydi klip, ama daha önce izlediğim başka birşeyi de acayip andırıyordu. Ama neye benzediğini çıkaramadım, geçtim kanalı. Derken bugün birden ezgisi takıldı aklıma, araştırmacı kişilik La Santa Roja buldu çıkardı:

Yasemin Mori - Aslında Bir Konu Var

Myspace sayfasında 3 şarkı ile bahsettiğim klip bulunuyor. Yalnız aynı sayfada bu kızcağızın da ayağa düştüğünü gösteren yorumlar var ki oralarda gözlerinizi kapatın. (Aysun Kayacı gibi açıklama yaptım vallaha!)

Şimdi bu klip şarkısının sözleri bir garip. Hakkaten kargacık burgacık, ne diyor bu hatun dedim ikinci, üçüncü, hatta dördüncü dinlememde. Yine de dinledim pek çok kez, anlamadan etmeden. Hala da dinliyorum şu an itibariyle. Hatta işi buraya yazıp size tavsiye etmeye kadar vardırdım, arsız mıyım neyim? Ama görüntüler güzel Allah için. Yalnız en başından beri kızın yanında olan herifin eli arada çaktırmadan yukarılara kayıyor, farketmedik sanmasın! Edepsiz...

PS. Üzüm azdı ve henüz 8 aylık. Kendisini kınıyor ve koca toschaklı kapkara kedime bir garı istiyrim. Help mee

2 Haziran 2008

Lucky Number 14

Cuma akşamı çilingir sofrası menüsü :

1. Deniz börülcesi
2. Barbunya pilaki
3. Patlıcan salatası
4. Közlenmiş kırmızı biber
5. Çiğ köfte
6. İçli köfte
7. Haydari
8. Acılı Ezme
9. Rus Salatası
10. Kornişon Turşu
11. Biberli Zeytin
12. Kavun
13. Beyaz Peynir
+
14. Efe Yaş Üzüm Rakısı

Çok fena bir hatunum.

Ben bebeykene...

Zehir gibi bir çocuktum söylemesi ayıp. Hayat ve insan yaşayışı üzerine acayip gözlemler yapar, sonra kendi teorilerimi üretirdim. "Ali Ayşe'nin saçını çekti.", "Ahmet burnunu karıştırıyor.", "Can Elif'in kafasına oyuncak tavayla vurdu.", "Rüya r'leri söyleyemiyor." tadındaki otu boku anlattığım anneme bile bu teorilerimi anlatmaz, kendim kurup kendim inanırdım. Birkaçından söz edeyim:


1. Evimin her tarafında minik kameralar olduğunu, bu kameraların sürekli kayıtta olup uzaktaki bir ülkede hayatımın yayınladığını düşünürdüm. Bunu birilerine anlatmış olsam Truman Show'un ana fikrini benden çalmışlar diyebilirdim.
2. Gece uykum geldiğinde ve sabah uyandığımda esnediğimi farketmiştim. Buradan hareketle uykunun görünmez ve havada dolaşan bir top olduğu, gece ağzımızı kocaman açtırarak içeri girip uykumuzu getirdiği, sabah da yine ağzımızı ardına kadar açtırarak dışarı çıkıp uykumuzu kaçırdığı teorisini geliştirdim. Hala bu teoriyi çürütecek bir bulgu çıkmadı.
3. Dünyanın kocaman bir top olduğunu, Allah Baba'nın (Küçük Emrah filmi mi len bu, Allah Baba nedir?!) uzun beyaz sakallı ve sarıklı yaşlı bir adam olduğunu ve dünyayı kucağında tuttuğunu düşünürdüm.
4. Çocukları leyleklerin getirdiği yalanı hiç söylenmemişti de bana, "Anneyle baba birbirlerini çok severlerse ve çocukları olmasını isterlerse çocukları olur" açıklamasını almıştım annemden. Bebeklerin annelerin karnında büyüdüğünü de biliyordum, ama doğumu sadece annenin karnının ameliyatla açılıp bebeğin alınması olarak düşünüyordum. Sezaryen o zamanlar pek bilinen bir şey olmamasına rağmen çocuk aklımla ben bulmuştum yani. Normal doğumun nasıl olduğunu 9 yaşında bir ansiklopediden öğrendiğimde 2 gün uykularım kaçmıştı.
5. Annem sabun ve deterjanın yenmeyeceğini söylemişti bana, demek ki zehirli idi. O sıralar bizde kalan ve beni çok sinirlendiren amcamın yatağına avuç avuç deterjan, sabun tozu, yumuşatıcı vb döküp üstüne su gezdirdikten sonra yorganı üzerine kapamıştım. Akşam olup yatma vakti geldiğinde marifetim ortaya çıkmış, bunun üzerine "Amcamın yatağını zehirledim." açıklamasını yapmıştım. Kaldığımız evden çıkardığım kadarıyla 4-4,5 yaşlarında olmalıyım. Görüldüğü üzere çok kurnaz ve kinci bir velettim. Sinsi cezalandırma taktiklerim takdire şayan.
6. Çok güzel resim yapardım ben bebeykene. Hala yaparım da zaman yok işte... Çevremdeki tıfıllara bakmış, boyama kitabındaki renkleri bile tam tutturamadıklarını, renklerin uyumundan bir bok anlamadıklarını görmüştüm. Sarı ve morun bu kadar yakıştığını nasıl göremezlerdi? Yoksa benim gördüğüm mor ile onların gördüğü mor farklı mıydı? İkimiz de güneşe sarı derken benim gördüğüm sarı ile onun gördüğü sarı aynı değil miydi? Benim sarım onun pembesi miydi? Bir başkasının gözünden bakmadığımız sürece onun ne gördüğümden nasıl emin olacaktık? Öğrenilmiş bilgiye göre her gördüğümüz ağaca yeşil, güneşe sarı, elmaya kırmızı derken aslında herkes için aynı olan gerçeği söylüyor muyduk acaba? Çok çılgınmışım...
7. Aynaya bakarken bazen dalar "İki gözüm, bir burnum, bir ağzım var tamam. Annemi biliyorum, babamı biliyorum. Adım La Santa Roja, 5 yaşındayım, buna da tamam. Ama ben kimim, daha doğrusu neyim diye saykodelik triplere girerdim. Şimdiki zamanı yaşamakta olan bir ölümlü insan olmanın iç sıkıştırıcı düşüncesinden derhal kurtulmaya çalışır, ayrılırdım ayna önünden. Geçenlerde denedim, yine aynı daraltıcı his. Arıza düzelmemiş.

Böyle işte... İnsanın nasıl bişey olacağı çocukluğundan belli canıımm!

30 Mayıs 2008

Inroduction to Paranoya

Dün akşam televizyonda zap yaparken bir şey farkettim; reklamlardaki genel paranoya hissi. Sırasıyla karşıma çıkan reklamları sayacağım;

1."Bizim evi su basmaazz! 7.katta oturuyoruz hem de ben çok dikkat ederim." diyen annesiyle yaşayan bir amcanın evini, o lak lak konuşurken su basıyor. Amca farketmiyor bile. Aynı reklam serisinde evine hırsız giren ve olayı farketmeyen aile de mevcut.
2. Zorro kıyafetli göbekli bir amca döner kesiyor. Muhabir yanına yaklaşıp nedir bu halin diyor, amca Zorro başlıyor anlatmaya: "Gençliğimde kahramanlık yaptım, kenara birkaç kuruş atmadım bla bla..." Sonra anlatıcı sesi giriyor: "Kahramanlık yapmayın, bireysel emeklilik yaptırın!" Bu reklamın bir de yaşlılığında camları silen Örümcek Adam'lı versiyonunu hatırlıyorum.
3. Çatıda anteni düzelten bir amca görüyoruz. Aşağıdan bir hatun bağırıyor "Aman dikkat et!" Adam cevap veriyor "Bana bir şey olmaz!!" O anda adamın üstüne yıldırım düşüyor. Jenerikten gelen ses "Bana bir şey olmaz demeyin. OK mi? OK."

Ulusçanak manyak olacağız tam. Az manyağız ya..

27 Mayıs 2008

Çok uyuzsunuz bağyan

Bu aralar çok mu tahammülsüz oldum bilmiyorum ama zırt pırt sinirlerim hopluyor. Fikir beyanınızı rica edeceğim efendim, ben mi uyuzum millet mi?

1. Öğle yemeğini genelde 3-4 kişi dışarda yeriz. Çevredeki birkaç restorandan bir gün birine, bir gün diğerine şeklinde gönül gezdirerek monoton hayatımıza renk katmaya çalışıyoruz. Şimdi bizimle hiç yemeğe gelmeyen biri çıkıyor, sizinle ben de yemeğe çıkıcam diyor, sonra da ben tavukçuya gitmek istiyorum diye dikte ediyor. E be kadın, sktir git o zaman afedersin. Bizimle geleceksen biz nereye gidiyorsak oraya geleceksin, en fazla "Tavukçuya gidelim mi?" diye önerme hakkın var gözümde.
2. Şirketten ayrılan grafiker bir hatunun işlerini dışarıya yaptırıyorum. Fakat dışarıya yaptırılan işlerin başında durmak, her adımı kontrol etmek gerekiyor tahmin edersiniz ki. Geçen haftalardaki insanüstü çalışma tempomun sebebi de kendi işlerimin yanında bu kadınınkileri hallettirip üzerine doğum izninde olan müdürümün görevlerini de bitirmek idi. Velhasıl kelam, bu işten ayrılan kadının işlerinin çoğunun delege edildiği bir başka hatun daha var ofiste. Ben dışarıya yaptırtmasaydım, başında beklemeseydim bütün işlerin başına kalacağı bir hatun. Fotoğrafçı aradı geçen, fiyatlandırmayı sordu. Ben de bu ikinci hatuna sordum; sonuç olarak onunla sürekli çalışan ve rayiçi bilen birisi. Yok efendim "Sen bilirsin"ler, "Nasıl istiyorsan öyle yap"lar... Ya diyorum, bana adam dese 10 YTL ona da OK diyeceğim 1000 YTL'ye de. En ufak bir fikrim yok! Kadın ısrarla söylemedi. Geçen senenin ödemelerinden fikir alabilirsin dedi en sonunda. İnsan bu kadar da korkmaz ki fikir beyan etmekten!
3. Aynı pozisyona 2 kişi alındık bundan 1,5 yıl önce. Sanki yaptığımız iş aynı ya da göbekten bağlıymışız gibi maaş artışı aynı anda, terfi aynı anda, ot aynı anda pok aynı anda. Kaderimi başka birine bağladılar ve emin olun bu çok haksız birşey.
4. Tic-tac denen it hayvan kıyafetlerimin üzerine işemiş. Evde her yer tüy, siyah giymek ütopik. Ya tıraş bıçağıyla dalacağım hayvana hem tüylerini hem pipisini keseceğim, ya da poşete sokacağım.
5. Bodrumda üzerinde 1 yazan odanın kapısı kilitli ve anahtar meydanda yok. Orası benim dairemin deposu ve bir kendini bilmez işgal etmiş. Bu arada depoya kaldırılmak üzere kapının önünde bekleyen koccaman tavşan kafesini de iç etmişler. (150 YTLye almıştım sonbaharda) Muhtemelen hurdacıya verip parayı cebe attılar. Bu haftasonu deponun kapısını kırdırıp içindekilerle hurdacıya bir ziyafet çektirmeyi planlıyorum.
6. Sabah sabah servis beklediğim yerdeki aktardan yaban mersini kurusu, pikola fındık, tuzsuz caju, ananas kurusu gibi orgazmik yemişler alayım da günüm daha tahammül edilebilir geçsin dedim. Uyuz karının teki sabahın 7:30'unda gelmiş Maydonoz Tohumu alıyordu. Onu tarttırdı, satıcının "Başka bir arzunuz?" sorusuna göz süzerek ve yaklaşık 20 sn sessiz kalarak "Ihlamur" cevabını verdi. Ben arada girip "Çok işiniz var mı, servisim gelmek üzere de" diye dürtüyorum ama bu ritüel "Kırmızı Pul Biber, Isırgan Tohumu, Tane Karabiber..." şeklinde devam etti. Tam tezgahtar bana dönüp "Buyrun, nasıl yardımcı olabilirim?" dediğinde de servis görüş sahama girdi. "Yardımcı olamazsınız, servisim geldi sonunda" diye trip atıp bindim geldim. Sabahın o saatinde, rüyanda mı gördün be kadın şifalı otlar ansiklopedisini?
7. Kendi kendine konuşan ama bunu çevreden bir cevap bekleyerek yapan bir sekreterimiz var. Tam benim odamın kapısının dışında oturuyor. Her telefon görüşmesinden sonra otel resepsiyonlarına, acente yetkililerine giydirişini dinliyorum. Arada bir de kafasını kapıdan uzatıp lafı sündürüyor. İlgilenmiyorum senin telefonunun bozukluğuyla ya da resepsiyondaki kadının kabalığıyla!!!
8. Bizim herşeyimiz kısılırken burdaki 20 yılını dolduran sarışın bayanın günde 6 saat fısır fısır Amerika'daki oğluyla iş telefonundan muhabbet etmesine uyuz oluyorum. Sorsan müşteri ilişkileri sorumlusu ya, müşterilerilerle konuşuyor. Yeme biziii!
9. Dün manavdan çilek aldım, üzerinize afiyet. Adam gözümün önünde elleriyle doldurdu kese kağıdına, ama eve bir geldim kesekağıdı pespembe olmuş çilenk suyuyla. Nasıl yaptı etti de ezik büzükleri de doldurdu anlamadım. İt herif.

Asabiyim, agresifim. Ya da bahtsızım, bedeviyim.

26 Mayıs 2008

Cep telefonlarına gıcıklık üzerine

İki tane cep telefonum var; bir Turkcell hatlı ve bir Avea hatlı. Turkcell yıllardan beri kullandığım, her yerde ve herkeste numarası olan standart hattım. Avea ise üniversite yıllarında annemden dolayı aldığım Öğretmen Hattı. Üniversitedeki arkadaşlarımın çoğunun da en az bir ebeveyni öğretmen olduğu için bu hatlara sahiptiler ve hemen hemen bütün konuşmalarımı beleşe (Ayda 11 YTL sabit ücrete) Avea hattından yaptığımdan 11-12 YTL Turkcell faturası öderdim. Ama konumuz bunlar değil. Hatta son derece alakasız. Ama ilginç bir giriş oldu.
Cep telefonlarından ve her an her yerde ulaşılabilme durumundan uyuz olan birisi için çift cep telefonu korkunç bir işkence. Hele benimkiler gibi fazla ilgili ve telaşlı bir aileye sahipseniz; bir telefondan ulaşılamayınca diğeri, o da açılmıyorsa ev telefonu aranıyorsa tuvalette rahat rahat gazete bile okuyamazsınız. Bundan 10 yıl önce cep telefonu mu vardı, nasıl yaşıyordu insanlar da 10 yılda nasıl böyle şey kadar bir aletin oyuncağı olduk diye de Fight Club'vari düşüncelere dalarım arada.
Benim cep telefonlarımın şarjı bitmez. Bu onların ceptelefonuüstü birer varlık olmalarına değil, benim bateri azalınca direk fişe takma huyuma bağlanmalıdır. Fakat kırk yılda bir biterse de ikisi birden biter, beni döt gibi bırakır ortada. Kasım ayında böyle bir rezalet yaşamıştım ki Bayrampaşa İkea'nın ortasında yalancı gözyaşları akıtmama kadar varmıştı o iş. Hatırlamak istemediğim zamanlar... :p
Velhasıl kelam, dün de bitti şarjlarım. Önce Turkcell, sonra Avea. Telefonların kartlarını değiştirdim bu arada, Turkcell daha çok kullanılıyor diye. Pazar gecesi eve döndüğümde telefonları şarjlarına taktım ve açtım önce birini, sonra diğerini. İkisi de peş peşe saat ayarını sordu direk. Çevreme baktım, geçen haftaki Antalya seyahati sırasında camı kırılan çoook sevdiğim kol saatimin acıklı yüzünü gördüm. Başucumdaki pofuduk saate baktım, yelkovanının komidinin üzerindeki ıvır zıvıra takıldığı için ilerlemeyi bıraktığını farkettim. Ayakkabılıktaki duvar saatine baktım, birkaç hafta önce pilinin bittiğini hatırladım. Mecburen Digiturk saatinden ayarladım telefonları. Digiturk saatine güvenmem.
Bu sabah evden çıktığımda sokakta kimse yoktu. Çıkarıp cep telefonuma baktım; doğru saatte evden çıkmıştım. (En salak paranoyalarımdan biri de 1 saat erken ya da 1 saat geç uyanıp evden çıkmaktır. Saatlerin ileri/geri alındığı zamandan kalmış olsa gerek) Her zaman yakalayıp geçmeye çalıştığım ağzı beş karış açık 3 lise talebesini de görmedim. Servis beklediğim yerdeki Netaş elemanları da yoktu piyasaya, keza birsürü dükkanı normalde açıkken kepenkleri kapalı gördüm. Hayırdır işşallahh derken servis geldi, saatim doğruymuş. Vee acı gerçek tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı:
Yaz gelmiş de millet şehiri boşaltmaya başlamış bile yahu!

Çalışmaktan nefret ediyorum.

22 Mayıs 2008

Seçici Geçirgen İnternet Kullanıcıları (SGİK)

Hiç huyum değildir bir başkasının bloğundan alıntı yapmak ama bunu okumayan kalmamalı bilinciyle yaymaya yardım edeceğim. Şaka olmalı değil mi?
Seçemediğğmm kara gözlüm seni doyuğuncağğ

Sports-girl!

1,5 ay gecikmeli olarak Pilates'e başladım dün. Bileği fazla zorlamadan kolunuzu, budumuzu, karnımızı gerip duracağız. Bu arada yağ/kas vs oranlarımı ölçtüler. Normalden fazla kas kütlem varmış, pek bir sevindim. (Ne işime yarıyorsa?) Birkaç aylık bir programda haftada 4-5 günde tamamen forma girersin dedi eğitmen. Birşey demedim tabii. Ama haftada 4-5 günden bahsediyor eheuheu diye için için de güldüm. Bir karta birşeyler yazdı, Pilates olmadığı günler bu kartı alıp Ümit Hoca'ya gideceksin dedi, o ayarlayacakmış. Bense daha ilk günden bileğim arızalı, kolaya ayarla diye torpil istemeye başladım. Adam sadece güldü. Korksam mı bilemiyorum.

Hayatım boyunca spor yapmadım. Kendi kendime tenis oynadım, roller-skate yaptım, atladım havuza 1 saat yüzdüm vs ama hiçbiri bir disiplin içerisinde değildi. Yapılması gereken bir şey olarak değil, yapması eğlenceli olan bir şey olarak gördüğüm içindir ki gün koşu bantında, bisiklette etrafa "İmdat!" bakışları atan, her bir yerlerinden terler fışkıran, yüzleri acıyla kasılmış insanları görmek; en basit tanımlamayla absürd geldi. Spor ne zamandan beri zevk ve eğlence olmaktan çıktı da görev ve ödev oldu anlayamadım. Ama ufak bir fikrim var:

"Mankenvari bedenlerinizle 105 yaşına kadar kamburunuz çıkmadan yaşamak mı istiyorsunuz?Çözüm Tai-jenga!"
"Uzakdoğu'da yıllardan beri insanların kaliteli yaşam sürmesini sağlayan Chi-bok artık Türkiye'de!"
"Modern yaşamın stresinden uzaklaşıp bedeninize dirilik vermek için Amerika'dan ithal Basebut!"
"Madonna, doğumdan sonra eski formuna PüsürZen ile kavuştuğunu anlatıyor. Kaçırmayın!"

Tanıdık geldi mi :)

20 Mayıs 2008

Hayata Dönüş Operasyonu

Deli çalışma tempom dün itibariyle sona ermiş bulunuyor. Sanırım ben de sona erdim. Pil bitti. Finish. Off. Cızzt... Uyum sorunu yaşıyorum. Nerdeyim ben??
Şubat ayında burktuğum bileğim 10 cm'lik topuklu ayakkabının tepesinde tıngır mıngır ve şıkır şıkır geçirilen 4 günlük Antalya toplantısı sonrasında yeniden sızlamaya başladı. Ayrıca şişti. Bugün kalktım Baltalimanı Kemik Hastalıkları Hastanesi'ne gittim. O kadar bekledim ki akşam hastaneyi terkederken sabah geldiğimde duyduğum ağrı ve acıdan fazlası benimleydi. Ayrıca öküz doktorların hastalarının acıyan yerlerine hunharca bastırmaları yasaklanmalı. Adamın elini tırmalamadığım için çok pişmanım şu an. 3 haftalık bir ilaç kürü verdiler, düzelmezse atel takılacakmış. Bir bu eksikti diyerek hayatımdaki ilk SSK deneyimimi de tamamladım. Tavsiye etmiyorum. Dikkat edin kendinize, iş açmayın başınıza.

11 Mayıs 2008

Alice the beyni sulanık

Son 5 gündeki çalışma saatlerim:

Salı 08:30-22:15
Çarşamba 08:30-01:00
Perşembe 08:30-17:30 (Kaçtım ofisten)
Cuma 09:00-01:15 (Stüdyoda)
Cumartesi 09:00-04:00 (Stüdyoda) - Evvet, yanlış okumadınız tam 19 saat!

Hayatımın hiçbir döneminde böyle çalışmak zorunda kalmamıştım. Bir de ne takdir, ne teşekkür (tamamen duygusal anlamda :p) Bu saçmalık yüzünden Sayısal da oynayamadım bu hafta, manevi tazminat davası açıp açamayacağımı düşündüm ama olmaz sanırım. Ne biçim bir ülke burası yahu :p

Bugün Anneler Günü ya, bir hoşluk yapayım çiçek göndereyim benimkine dedim. Zaten 3 büyük il dışı olunca hoop 15 ila 20 YTL arası değişen ekstra ücret. Bir de herkes çiçeğe saldırıyor diye fiyatları %200 arttırmışlar, her zamanki gibi. Bir telefon ve e-maille geçiştiricem artık napalım. Aynı Sevgililer Günü gibi, ticari bir gün olduğunu ve para tuzağından başka bir anlama gelmediğini biliyorum ama birşey yapmadan da duramıyorum. Sanki herkesin annesi tonlarca hediye ve çiçek alacak da bizimkinin boynu bükük kalacak gibi hissediyorum sanırım. Duysa neresiyle güler bana canım kim bilir :)
Neyse, hepinizin annesinin Anneler Günü kutlu olsun, anne olan varsa aranızda size duble kutluluk :)

Not: Resim Louise-Elisabeth Vigeé-le Brun adında 1755-1842 yılları arasında yaşamış bir ressamın Madame Vigee-Lebrun and Her Daughter, Jeanne-Lucie-Louise isimli tablosu. İsminden de anlaşılacağı üzere kendini ve kızını resmetmiş madam. İlginç kraliçe Marie Antoinette ile de kanka olan bu ressam hatunumuz ile daha detaylı bilgi de mevcut.
Tablo 1789 yılında yapılmış. Louvre müzesinin hediyelik eşya kısmında para saçarken bir kartpostalı ilişmiş idi gözüme, neden bilmem anne-çocuk ilişkisini mükemmel yansıttığını düşünürüm. Belki bir annenin kendi kızıyla bağını kendi fırçasıyla anlatmasının samimiyetinden, belki yüzlerdeki gerçekçi gülümsemeden, belki de kıvırcık saçın tanıdık gelmesinden :) Boy aynamın ucuna ilişik duran bu kartpostala baktıkça içim ısınır ama özlem de çok fena artar, ağlayasım gelir filan. Böyle de içli ve duygusal bir insanım. Paylaşmak yerinde olacaktır özellikle bu günde.

8 Mayıs 2008

Şaşırdık mı??

Amy Winehouse tutuklandı

LONDRA - İngiliz pop şarkıcısı Amy Winehouse, İngiltere’nin başkenti Londra’da uyuşturucu suçundan tutuklandı.
Polis kaynakları, 5 Grammy ödüllü şarkıcının, Londra’daki bir karakola dün getirildiğini belirtti. Kaynaklar, 24 yaşındaki şarkıcının, uyuşturucu bulundurduğu gerekçesiyle tutuklandığını belirtti.
Amy Winehouse, geçen ay sonunda Londra’da gece tartıştığı 2 kişiden birini tokatladıktan sonra götürüldüğü karakolda "adam dövmekle" suçlanmış, ancak "uyarı cezasıyla" serbest bırakılmıştı. Uyuşturucu sorunları yüzünden başarısına zaman zaman gölge düşüren Winehouse, Sunday Times gazetesinin bu yılki zenginler listesine 20 milyon dolar servetiyle girmişti. Uyuşturucu tedavisi gören Winehouse’un kocası Blake Fielder-Civil de yine geçen ay eşini dövmekten mahkemeye çıkarılmıştı. (aa)

5 Mayıs 2008

Komşu Halleri

Kahramanımız La Santa Roja, cumartesi gecesi Taksim'e yollanmak üzere evden çıktığında, karşı apartmanın 3.katından aşağıya bir çöp torbasının fırlatıldığını görür. Ağzından bir "Oha!" nidası çıkar, ev arkadaşı Melo ile kanon yaparak. Bunun üzerine çöpü aşağıya fırlatan kadın cama çıkar. Bundan sonrası garip, garip olduğu kadar da absürddür:

Çöpçü kadın: Ayıp ama!
La Santa Roja: Hanfendi sizin yaptığınız ayıp değil mi, 3.kattan aşağıya çöp atılır mı?!
Ç.K.: Bana bak aşağıya inersem senin ağzını yırtarım şıllık!
L.S.R.:Siz de terbiyenizi belli ettiniz böylece, tebrik ederim.
Ç.K.:Terbiyesiz! Gösterecem sana! Aşağıya inersem bacaklarını ayırırım.
L.S.R.: Yok hanfendi yook, ben sizinle baş edemem. Kenar mahalle ağzım o kadar gelişmiş değil.
Ç.K.:Edemezsin tabii! Oronspu!!
L.S.R.:Gir evine be kadın!!


Turumcu ve Edgerunner'ın uzaktan bakışları altında geçen bu olaydan sonra onların yanına gidilir, taksi gelene kadar beklenen sürede manyak kadının hala camda olduğu görülür. Daha sonra eski kabadayıların, manya babalarının kapatmalarının bu sokakta bolca ikamet ettiği öğrenilip durum kavranır.
Yalnız bendeki sabıra, hanımefendiliğe bakar mısınız!

2 Mayıs 2008

Yorumsuz (1 Mayıs'ın ardından)

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül : "Bugün, sonunda aklıselimin hâkim olduğunu gördüm."
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: "Sendikalar neden böyle yaptılar anlamakta güçlük çekiyorum."
Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi üyesi Ali Çerkezoğlu : "Şişli Etfal Hastanesi'nin acil servisinde polis biber gazı sıktı."
İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah : "İstanbul'da olumsuz bir durum yaşanmadı."
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik : ""Sendikalar, 150 kişilik bir grupla Taksim'e çelenk koyma kararından da vazgeçmişler. Bunu önemsiyorum."
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin : "Eylem girişimi Anayasa'ya başkaldırı, devlete meydan okuma."
DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi : "Türkiye'de sıkıyönetim koşullarının ötesine geçen bir ceberrut anlayış var."
CHP' Milletvekili Tekin Bingöl : "Provokasyonlardan korkan hükümetin sorunu 'Gestapo şefi tavırlı emniyet müdürlerine' havale etmesi, sorunu daha da çözümsüz hale getirdi."

1 Mayıs 2008

Bayram Vukuatları

Ev arkadaşım Melo arayıp göstericilerin Taksim'e yürümelerine izin verilmeyince bizim mahalleyi yakıp yıktıklarını söyledi. Eve geç dönmeyi planlıyormuş. Ben de ofiste kaldım, zaten çok işim var ama mesai kavramından oldum olası nefret eden biri olarak içim daraldı 35 dakikada. Evde ya da ofiste pirinç, bulgur, makarna, konserve stoğu yok. Zor bir mahsur kalma yaşıycaz. Sanırım suşi söylemek zorunda kalıcaz, ki pişmemiş gıda tüketmemiz ne kadar müşkül durumda olduğumuzun da bir göstergesi olacaktır.
Ahh ah pis göstericiler, kaka göstericiler :p

Bugün Bayram Erken Kalkın Jojuklar

Yetkililerden edindiğimiz son dakika bilgilerine göre; 1 Mayıs İşçi Bayramı dünyanın "normal" ülkelerinde bayram olarak kutlanıp resmi tatil yapılırken bizim ülkemizde gene "paranormal" olaylara sebep olacak gibi görünüyor.

Sabah tam evden çıkacakken servis şoförü aradı, Taksim tarafındaki bütün yollar kapalı olduğu için bizim güzergahtakileri alamayacakmış. Aradım taksiyi, sordum, ana cadde açık dediler. Atladım taksiye, servisçilik yaparak herkesi toplayıp Mecidiyeköy'e geldim. Yalnız İstanbul sınırları içinde bu kadar polis var olduğunu bilmezdim. Evimin ordaki Ramada Otel'in bile önüne barikat kurmuşlar, yani o kadar çok polis var ki önemli yerleri zaten tutumuşlar da kalanları da böyle otel, kahveci, çorapçı önüne filan dizmişler. Sabah Şişli-Mecidiyeköy taraflarından geçenler de görmüştür, herkes yollarda. Metro yok, vapur yok, otobüsler Taksim'de durmuyor, insanlar yarı yolda inip tabanvayla devam ediyorlar. Neymiş, provokasyon olabilirmiş. Ulan adamlar, sizin göreviniz zaten bu provokasyonu yapan insanları bulup güvenli bir bayram geçirmemizi sağlamak değil mi? Herşeyi toptan keseyim, hiç problem çıkmasın zihniyetiyle devlet yönetilir mi? Sinirleniyorum mütemadiyen.

Ha bir de şöyle bir yan kazançları var adamların. Gösteriye katıl(a)mayan sen, ben, o bu işin anca çilesini çekeceğiz, yollarda kalacağız, işe gidemeyip eve dönemeyeceğiz vs. Sonra yakınmaya başlayacağız ama öfkemiz hedefi kaçırıp bunun asıl sebebi olanlara değil bizim gibi mağdur durumda olan göstericilere yönelecek. Pis işçiler, kaka işçiler, pok var 1 Mayıs'ı kutluyorsunuz diye antipatimizi ve tepkimizi toplayacaklar. Böylece Devlet baba hem yaramaz çocuklarını uslu çocuklarına kırdıracak, hem de bu işten elleri temiz çıkacak.

İlk olay sabah 06:30'da Şişli'de patlak vermiş bile. Bakalım bugünü nasıl atlatacağız...

29 Nisan 2008

:)

Yeni bir fotoğraf makinesi aldım. Canon EOS 400D. Bunca yılın manuel deneyiminden sonra karışık kuruşuk geldi. Emektar üzülmesin diye arada bir onu da kullanmaya devam etmeye karar verdim. Vefa sadece İstanbul'da bir semt adı değil.

"Ben üzgün olduğumda para harcarım, bir daha üzme beni bence." dedim.
"Benim yüzümden mi aldın?" dedi.
"Zaten alacaktım da suçu sana atmak kolay geldi." dedim.

Güldü. Güldüm. Gülüştük.

25 Nisan 2008

.

Sevgili günlük,

Hani demiştim ya kötü birşey olacak, hissediyorum diye.
Oldu. Pat diye.
Canım acıyor.
Allahtan gribim de gözlerimin kenarlarında biriken yaşlar garipsenmiyor.
Nasıl dayanıcam bilmiyorum. Sabır gerekecek bol miktarda.
Bir de "Hiçbir şey bitmiş değil" diyen rahatlatıcı bir ses.
Şu durumda umudu korumak mı, yoksa yıkmak mı daha mantıklı bilmiyorum.

Kumarda kazanırım artık.

Bebelere Masallar - 1

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, güzel bir ülkede balık hafızalı ve güdümü çok kolay cici koyun insanlar yaşarmış. Bu insanlar devletlerine yemez yedirir, içmez içirir, giymez giydirir, ellerine ay sonu geçecek olan 3 kuruşun 1'ini de daha görmeden ona verirlermiş. Gel zaman git zaman öncekilerden daha iyi olmayan ama çok daha kötü tarafları bulunan bir bıyıklı adam onları yönetmeye başlamış. Kankisini de alıp Reis-i Cumhur yapmış ki yaptıkları, söyledikleri hiçbir merciiye takılmadan geçebilsin, ayrıca toplantı aralarında pişpirik oynayabilsinler. Balık hafızalı cici koyun insanların bazıları onun gelişine çok sevinmiş, bazıları kayıtsız kalmış, bazıları da eyvah demiş. Günler günleri, haftalar haftaları ve aylar ayları kovalarken yeni bıyıklı adam istediği gibi at koşturmaya başlamış devletin meralarında. Bütün bekçiler, güvenlikler, meranın görevlileri filan da onungillerden olduğu için hiçbir problemle karşılaşmadan yaşayıp gidiyormuş. Sonra bir gün artık gelinlik yaşa gelmiş olan kızını evlendirmeye karar vermiş, onungillerden biriyle elbet. Bu devirde kime güvenip kızını vereceksin ki, değil mi? Fakat damat biraz teşviğe ihtiyaç duyar gibiymiş, kendi başına bazı şeyleri halledemeyenlerden. İleride problem yaratabilir ama hallederiz n'olacak diye düşünmüş bıyıklı adam.Aşağı yukarı bu zamanlarda devlet babanın eline Sabah grubu diye bir medya devi kuruluş düşmüş. Devlet Baba "Ne gazeteci, ne televizyoncuyum ben" diyerek bu işi beceremeyeceğini başından ilan etmiş, sonra da idare edemeyince zarar etttiğini açıklamış insanlarına. Elinden çıkarması gerekiyormuş bu zarar yuvasını yani, burada da devreye ülkesini ve devletini çok seven bıyıklı adam girmiş. Hem devlet kurtulsun, hem damadın eli ekmek tutsun diye Sabah'ı alıveresi gelmiş damadına. Ama bir problemle karşılaşmış ilk etapta; 1,1 milyon dolar isteniyormuş bu grup için. Biraz durup düşündükten sonra demiş ki bıyıklı adam "Ben damadımı seviyor muyum, evet. Balık hafızalı cici koyun insanlarım beni seviyor mu, evet. O halde bu insanlar damadımı da sever." Bu süper çıkarımın ardından balık hafızalı cici koyun insanların maaşlarından verdiği 1/3 payın toplandığı bankalara gitmiş. Vakıfbank ve Halkbank'ın başındaki kankilerinden 750,000 dolar borç almış, sonra bir bakmış kasa boş. Hemen yeni bir para kaynağı bulması gerektiğini anlamış. Bunun üzerine bıyıklı adam kalkmış taa Katar'lara gitmiş, damadına şifa aramak niyetine. Kendisi o kadar beğenmiş ki bu şifa kaynağını, Reis-i Cumhur kankasına da söylemiş, o da gitmiş. O da kendi kankasına söylemiş ve o da kendisinkine... Derken Katar'a doğru bir trafik peydah olmuş. Balık hafızalı cici koyun insanlar buna bir anlam verememiş ama sorgulamak gibi bir alışkanlıkları da olmadığı için pek de aldırmamışlar.
Nihayet bıyıklı adam Katar'la yapılan bu hoşbeşin yeterli olduğunu düşündüğünde onlardan da 250,000 doları alıp karşılığını çok kısa zamanda ödeme teminatını da vererek ülkesine dönmüş. Cebindeki 100,000 doları da birleştirip damadına ülkenin en büyük medya gruplarından birini satın almış şeker niyetine. Böylece damadın eli ekmek tutacak, kızına daha iyi bakacakmış. Hem bu sayede bıyıklı adamın işten arda kalan zamanlarda bahçesinde domates biber ekeceği bir gazetesi ve televizyon kanalı olmuş. Herkes ermiş muradına, balık hafızalı cici koyun insanlar da mışıl mışıl uyumaya devam etmişler.
O gece mazot da 3 YTL'yi aşmış. Kimse farketmemiş.

22 Nisan 2008

İmdak!

Fonda çalan müzik o anki ruh halinizi ne kadar etkiliyor, hiç farkettiniz mi?
Sabahtan beri o kadar bunalmış durumdayım ki işten, çığlık atarak direktörün kafasına laptopları fırlatasım var. Bu kadar şiddet içerikliyken hücre arkadaşım Beeye "Life House-Breathing" diye bir şarkı açtı. Şu anki hislerim güneş altında çimlere yatmak üzere sessizce istifamı sunup çıkıp gitmeye dair. Bunun daha iyi/daha kötü olduğu tartışılır, ama daha sakin olduğu kesin.
Yerleşik hayata adapte olamamış ilkel benliklerden olduğuma karar verdim. Duramıyorum sabit bir yerde, sabit bir kişide, sabit bir ruh halinde. Bu ofisçik de miyadını doldurmuştur, bugün ona karar verdim. Yazın işler rahat diye yaz sonuna kadar bekleyeceğim ama eylül sonu bu kuş uçar yuvadan. Hah haa pis direktör! Nanik.

21 Nisan 2008

Çorba

  • Dün akşam saat 18:00 küsür itibariyle kendi adıma Film Festivali'ni kapatmış bulunuyorum. Toplamda 12 film izleyip birine geç kalarak bir görsel bombardımana maruz kaldım. Tek tek filmlerden bahsetmeyeceğim ama 9,90 YTL'yi izlemeyenin ağzına Tarkan'ın dili girsin diye beddua edecek kadar fanatik oldum. İzleyin kesin!

    Bu kadar kısa sürede bu kadar yoğun bir izleyiş deneyiminden sonra 1 ay film izlemem herhalde derken dün akşam Digiturk'te The Painted Veil diye bir filme takıldım. Edward Norton'cuğum ve Naomi Watts'ın oynadığı filmin görüntüleri de süperdi ama müzikleri tek kelimeyle muh-te-şem-di! Acele indirip dinleyin. (Yaşasın katır!) Hemen hemen bütün parçaları Prag Senfoni Orkestrası icra etmiş.
  • Bu sabah daha önce bahsettiğim, dünyanın en pahalı benzinini kullanmamıza karşı başlatılan eylemin ilk günüydü. 07:45'te Mecidiyeköy'deydik. Servisçi amca antenine siyah kurdelesini bağlayıp gelmiş ama etrafta başka kurdeleli kimse yoktu. Tam 07:45'te Maksimum Nihat'ın işaretiyle kornaya basmaya başladık. Başta kimseden ses çıkmadı, üstüne üstlük millet de tip tip bakmaya başladı. Derken bir dolu insan utangaçlıklarını yenip basmaya başladı kornalara, ortalık cümbüş alanına döndü. Servis içinde nasıl gaza geldik yarabbim, bizim eylemimiz gelmiş. Bin atlı çocuklar gibi şendik resmen. Sonra Seyrantepe tarafında olan bir kazadan ötürü 2.Köprüye gidişlerin kapalı olduğu anaonsu geldi radyodan. 2.Köprüye yaklaştıkça gördüğümüz manzara inanılmazdı yahu! Sanki sokağa çıkma yasağı gelmiş de biz aradan kaçmışız gibi, bomboş gişeler bomboş bir köprü. Bir an için nasıl mutlu oldum ama sonra kendimden utandım resmen, umarım o kazada ölen yaralanan olmamıştır. Bu trafik adamı insanlıktan da çıkarıyor!

  • Taze haber : Yeni bir kanun tasarısı geliyormuş meclisten koşar adım. Şu andaki düzenlemeye göre çalışan ve bu esnada evlenen kadınlar, evlendikten sonraki 1 yıl içinde işten ayrılırsa "Kocam izin vermiyor çalışmama" diyerek kıdem tazminatı almaya hak kazanıyorlar. Yeni düzenlemeyle bu hak ortadan kaldırılıyor. Yapısı itibariyle pek savunduğum bir kanun değil, eşitlik eşitlik diye bağırırken diğer taraftan "Ben bilmem, beyim bilir" düsturunu uygulamak ve uygulatmak da samimi değil. Yine de ülkemin gerçeklerini düşünürsek çoğunluk için geçerli olan durum bu. Karışık duygular içerisindeyim bu kanuna ve kaldırılmasına karşı anlayacağınız. Yine de işin ucunda para var, 30 Nisan'a kadar halledebilir miyiz ki bu işi diye sorayım bakalım erkekime :p

  • Sabah servis beklediğim yerde karşılıklı süzüştüğümüz grup Nortel Netaş'ta çalışıyormuş, servislerindeki yazıdan gördüm. Yüzlerindeki canlılığa ve kılık kıyafete bakılırsa ya call center'da çalışan öğrenciler ya da stajyerler. Kot pantalonla gidilen bir iş istediğime karar verdim artık.

  • Cumartesi akşam üzeri Nişantaşı'na karşı Mado'da oturup 10'ar YTL'lik kup dondurmalarımızı yerken Sayısal Loto çıkarsa neler yaparız hayalleri kurduk. Biraz samimiyetsiz gördüm bizi, ama hakkaten ihtiyacımız var o paraya. Saadetimiz buna bağlı. Duyuyor musunuz ey yetkili merciler?! Bu haftaki ~5 trilyonluk heyula ikramiyeye talibiz. Çok şekilli harcama planlarımız var. Gözünüz arkada kalmaz, emin olun. Saygılarımla arz ederim.

    PS. Yann Tiersen'i hakkaten bu kadar çok mu seviyorsunuz, yoksa Mimi abarttın mı hileyi?!?

18 Nisan 2008

Susmayın leyyn!

Dünyanın en pahalı iletişimi, dünyanın en pahalı akaryakıtı, dünyanın en pahalı interneti, dünyanın en pahalı suyu, dünyanın en pahalı eti, dünyanın en pahalı otoyolu, dünyanın en pahalı elektriği, dünyanın en pahalı buğdayı, dünyanın en pahalı zeytini, dünyanın en pahalı zeytinyağı... bizim ülkemizde. Burdan yola çıkarak dünyanın en zengin halkı olmamız gerekiyor, fakat alakamız yok. Bilmiyorum bir işe yarar mı, aslına bakarsanız hiç umudum da yok, ama boş boş oturmaktansa bir tepki koymak iyi olur düşüncesindeyim.

"Hükümet 2010 Avrupa Kültür Başkenti ilan edilen İstanbul'daki organizasyonlara fon yaratmak için üç yıl süreyle benzine 1.5, motorine ise 1 YKr zam yapacak"
3 yıl sonra da kalkacak bu zamlar tedavülden, değil mi?

Durumdan rahatsız olanlar, 21 Nisan Pazartesi gününden itibaren saat 07:45'te araçlarınızın kornalarını 1 dakika süreyle çalarak ve ayrıca araç antenlerine siyah kurdele takarak bu son zammı protestoya davetlisiniz. Biz servis şoförünü ayarladık bile...

16 Nisan 2008

Top 3

Alamanya'daki firmadan gelen 2 hatunla uğraşıyorum salıdan beri. Piyasa ziyaretiydi, yemeğiydi, oraya buraya götürülmesinin organizasyonuydu derken canıma yettiler. Yarın 12 gibi kendilerinden kurtulacağım inşallah. Bu esnada Buzcevheri'nin "Saygı duyduğum 3 hatun" ile ilgili mim konusunu da düşünmüş oldum ki işte top 3'üm:


1. Hülya Koçyiğit, nam-ı diğer Kınalı Yapıncak
Neden bilmiyorum bu kadını çok severim ben, hem sever hem Türk sineması adına çok başarılı olduğunu düşünüp saygı duyarım. Nerde bir Hülya Koçyiğit filmi görsem izlemeye çalışırım ki kadın gençliğinde maşallah hiç boş durmadığından malzeme bulmakta zorlanmam. Zamanında kendisinin pornosunun internette dolandığı iddia edilmiş, sırf buna inanamadığımdan söz konusu video izlenmiş ve Kınalı Yapıncak'ın suçsuz olduğu, videodakinin kızıl saçlı bir Alman olduğu tarafımdan teyit edilmiştir. Sanırım üzerimde böyle bir etkisinin olmasının sebebi "Kınalı Yapıncak" rolünün barındırdığı saflık, gurur ve talihsizlik yüzünden sempati duyuş.


2. Skin
Şimdi bu ablaya duyduğum hayranlık bir değişik. Kendisine duyduğum duyguların benzerlerini Brian Molko ve Ville Valo'ya karşı da duymaktayım ki bu üçünün de ortak noktası iki cinsiyetin de en güzel özellikleri bünyelerinde taşımaları. Skin'i de etkileyici bir kadın olarak mı, yoksa ortamın altını üstüne getirebilecek maço bir adam olarak mı gördüğümü bilemesem de üzerimde ilginç bir etki bıraktığı aşikar. Sesi, yazdığı şarkı sözleri ve yaptığı bestelerle de saygı duyulacak bir yaratık, ha?


3. Kleopatra
Tarihin tozlu sayfaları arasında sıkışıp kalmamış, hala dünyadaki insanların çoğu tarafından bilinen ünlü bir isim olan Kleopatra da saygı duyduğum kadınlar arasında. Bu saygının nedeni; aslında dötümden çirkin olan Kleopatra'nın, çevresinde uyandırdığı güçlü imaj sayesinde hala güzellikle özdeşleştiriliyor olması. Aslında çirkin bir kadın olduğu ortaya çıktıktan sonra dahi insanlar onu güzel olarak anmaktan vazgeçmediler, vazgeçemediler. Gerçekle bu kadar tezat oluşturan bir durumu bu kadar güçlü bir şekilde tarihe geçirebildiği için kendisinin önünde saygıyla eğiliyorum.

Çevremdeki kadınları ben de gözardı ederek bu 3'lüyü sıraladım, zira onları da hesaba katacak olursak herkesin listesi annesi, teyzesi, halası ve ninelerinden oluşurdu sanırım. Bu mim işinde yeniyim, dolayısıyla illa birilerine topu atmam gerekiyor mu bilmiyorum. Ama bloğumun düzenli okuyucularından olduğunu bildiğim Cem, Mimi Wonka ve Turumcu'ya yakan topu atıyorum, yaksın mı yakmasın mı onlar karar versin :)

14 Nisan 2008

Festivalci Alice - part 2

Çarşamba öğleden sonradan beri raporluydum, bugün günler sonra işe ilk gelişim. Ayaklarım geri geri gitse de kalktık geldik bakalım. Sanırım bu işyeri de son kullanma tarihine yaklaşıyor, ortam huzursuzlaştı mı ben de kıpırdanmaya başlıyorum istemsiz olarak. Yaz geçsin de sonbahara Allah kerim...
Bu arada festival son hızla devam etmekte. Kısaca bir özet geçelim ki gidemeyenler, gidenlere daha da bir gıcık olsun :D
Cuma gece 12'de tek başına gittim Fitaş'a, inşallah bu sefer korkarım diye. Zira yıllardır korku filmlerinden korkamama gibi bir problemim var, ki korku filmlerini çok seven biri olarak bu büyük bir işkence. (Burada bir istisnam var, onu da bilahere anlatırım) Filmimizin adı Yetimhane (El Orfanato). Juan Antonio Bayona'nın yönettiği ve İspanya'nın 2008 Oscar adayı olan korku filmimiz, türünün örnekleri arasında "kötü" tanımlamasını haketmese de klişelerde dolu biraz öcü, biraz "aaa, böyleymiş" filmi olarak hayli yüksek olan beklentilerimi karşılayamadı. Ama jeneriğine bittiimm!
Cumartesi günü tam bir sinema aşığı (bu lafı pek severim :p) olarak gece 5'te kafa 1 milyon olarak yatmaya aldırmadan sabahın 10'unda kalkıp filme koştum. İlk film Savage Ailesi isimli bir duygusal film idi, ki kendisini beğendiğimi söyleyebilirim. Birbirinden hayli kopuk iki kardeş ve babaları arasında geçen öykü, insana yaşlılar ve onlara nasıl davranılması gerektiği konusunda oldukça fazla ikilem yaşatabiliyor. İkinci film, 5 adet animasyondan oluşan Canlandırma Sineması idi. Teknik olarak oldukça ilginç olan bu çalışmalar, cam üzerine elle boyama yapılarak oluşturulmuş. Hikayeler pek iç açıcı olmasa da ilginç çalışmalardı diyebilirim. Hatta hikayelerden ilki olan İnek'i buraya özetlemek istiyorum:
"Bizim bir ineğimiz vardı. Onu çok severdim. Onun bir yavrusu oldu, ailem eti için yavruyu sattı. İnek çok üzüldü, kaçtı, sonunda öldü. Ailem onun da etini yedi çünkü çok lezzetliydi. İnek bize sütünü, yavrusunu, etini, derisini, tüylerini ve kemiğini vermiş oldu. Ben ineğimizi çok severdim." İmza ilkokul 1.sınıf öğrencisi Vladimir
Cumartesi günü için son filmim olan Fadolar hakkında bir yorum yapmaktan itinayla kaçınıyorum, zira filmin yaklaşık 15 dakikasında uyanık gerisinde derin uykudaydım. Bunca yıldır ilk defa başıma gelen böyle talihsiz bir olayın şaşkınlığı üzerimdeyken, filmin sonunda baş kareograf ve yapımcının katılacağı Soru-Cevap bölümünün başlamasına izin vermeden bütün güruhun dışarı çıkmak için birbirlerini ezmesi, sorunun bende değil filmde olduğuna açıkça işaret etti. Gitmeyenler, gidemeyenler hiiç üzülmesin. Atlas'ın girişindeki sıranın uzunluğu, bu grubun oldukça kalabalık olduğunu gösteriyordu.
Film özetlerimiz şimdilik bu kadar. Buzcevheri'nin mimini görüyor ve rest diyorum, lakin şimdi çok sıkıcı bir toplantıya gireceğim. Arada defterime çöp adamlar ve desenler çizerken konuyu da düşüneceğim.

10 Nisan 2008

Festival Başladııı

Dayanamadım sonunda gittim 3 günlük rapor aldım. Fakat Film Festivali başladığı için evde yatmak gibi bir lüksüm yok. Tam 14 filmim var ki dün birine gittim, kaldı 13. Yine de 10'da uyanmak leziz şey.
Dün Into the Wild'ın galasına gittik. Elbette ki 15 YTL vererek gala bileti almadım, zira beleşçi bir kişiliğe yakışmazdı bu. Canım arkadaşım Barzo davetiyelerinden birinde bana da yer verdi de elimi cebime atmadan yaklaşık 3 saatlik filmi izleyebildim. Önümde oturan adamın kafası Homer Simpson'ınkine benziyordu, bu yüzden filmden boynum tutulmuş ve ekranın alt kısmını göreyim diye Barzo'mla akraba olmuş şekilde çıktım, Allahtan yabancı değil.
Şimdi filmi izleyen vardır, izlemeyen vardır küfür yemiyim bu hasta halimle diye spoiler vermeyeceğim. Yalnız filmin ana fikirlerini buraya özetlemek istiyorum:
1.Yabana piknik dışında gidilmez.
2.Hipiler çok şeker insanlardır.
3.18 yaşın altındakilerle sevişilmez.
4.Her bulduğun otu yemeyeceksin.
5.Yiyemeyeceğin şeyin altına girmeyeceksin.
6.Amerikan parası kutsaldır. Ona kötü davranan taş olur.
7.Acı insanları birbirine yaklaştırır.
8.Amerikadaki evsizlerle ilgilenen Sosyal Servis görevlileri çok tatlı yaratılıştadır.
9.Amerikalının "dünyayı dolaşmak"tan anladığı önce Amerika kıtasının batısına gitmek, sonra güneye inmek, sonra da kuzeye çıkmaktır. Zira dünya Amerika'dan ibarettir.
10.Sevgi paylaştıkça çoğalır.
11.Cesaret, salaklıkla karıştırılmamalıdır.
Gerçek bir hikayeden esin alan bir kitaptan uyarlanan bu filmin sonunda, esin kaynağı kahramanın kendi makinesinde buldukları bir resme de yer veriyorlar:
Bu da filmden bir kare, oldukça benzetmişler ha?
Hasta biri olarak dinlenmeye geçiyorum şimdi. Erkekim de bana bakmaya geliyor. DND ;)

8 Nisan 2008

Home Sweet Home

Elin Köln'üne gittim geldim. İyileşmek şöyle dursun, geceleri yatarak uyuyamama noktasındayım. Boğulmamak için oturarak kestiriyorum ki bunu bir de hamilelerin son dönemlerinde yaptıklarını duymuştum. Rezil birşey.
Şehrin H&M hariç hiçbir güzelliğinden faydalanamadım. İşbu sebeple, iş seyahatlarından nefret ediyorum. Ha bir de, Türkiye'den giden 5 kişilik grup olarak birlikteliğimizin son saatlerinde birbirimizi öldürmemek için konuşmamaya filan çalıştık, iş yerinden insanlar 24 saat hiiiç çekilmiyormuş.
Aha bu da "4 mal in Köln". Önünde 4 kişi durup fotoğraf çektirecektik ama 2'de kaldık. Nolcak sanki 2 dakka poz verseler...

3 Nisan 2008

Alice'i nasıl bilirdiniz?

Çok hastayım. Bronşitim, faranjitim, gribim, bahar yorgunluğum ve ateşim var. Ayrıca erkekimle de aramız bozuk, bok gibi hissediyorum. Tam 7 saat sonra Münih aktarmalı olarak Köln'e uçuyorum. Pazar akşamına kadar deli dana gibi koşturacağım fuarda toplantıda orda burda. Yaşayan bir canlı olarak dönmek istiyorum ama bu ne kadar mümkün olacak, göreceğiz.

Bir de duyurum var;

2 Nisan 2008

Şakaa


Dün 1 Nisan'dı. Ev arkadaşım Melo ile hayatımızın en salak döneminde, yani lisede yaptığımız 1 Nisan şakalarından konuşurken farkettik ki, güzide ülkemizin her bir köşesinde yeniyetmelerin aklı aynı çalışıyor. Yaptığımız salak "şaka"ları sıralarsam eminim ki bir sürü insan "Aaa biz de yapmıştık aynısını, ne tesadüf" diyebilir. Buradan açıklıyorum arkadaşlar, buna tesadüf denmez, hepimiz beyinsizmişiz denebilir. Sıralayalım;


1. Sınıf Değiştirmek:

Aynı yaşlarda, aralarında arkadaş ilişkilerinin bolca olduğu iki sınıf sınıfları değiştirir. Amaç içeri giren hocayı "Acaba yanlış sınıfa mı girdim?" endişesine düşürmektir. Salakçadır.


2. Yazılılarda Balık Çizmek:

Dikkat edin sınav değil yazılı dedim, zira o zamanlar bu şeylerin adı yazılıydı. Herkes (Ödlek nerd'ler hariç) o günkü yazılıda kağıdın üzerine balık resmi çizer. Salakçadır.


3.Uçan Mürekkep:

Hocanın gözü önünde sınıf başkanı ya da iyi öğrencilerden biri sınıf defterinin üzerine kazayla mürekkep döker. Bunun uçucu mürekkep olduğunu bilmeyen öğretmen panik olur, kızar, bağırır çünkü bilinir ki sınıf defterine zarar vermek disiplin suçudur. (Bu nasıl bir yüceltme böyle, altı üstü kıçıkırık bir defter!) Salakçadır.


4.Hapşuruk Tozu:

Üzerine hapşuruk tozu dökülmüş çiçek örtmene verilir, örtmen çiçeği koklar, hapşurur, sonra öğrencilerine kızar. Salakçadır.

Bu şakaya bir edit orta birdeki bizim sınıftan gelmiş; hapşuruk tozunu örtmenin burnu yerine kendi burnumuza zerk etmiş, hapşura hapşura bir hal olmuş ve bütün sınıf tuvaletlere taşınmış idik. Aman ne şaka, ne şaka!


5.Sıralara ters oturmak:

Yani açıklama dahi yapamıyorum. Salakçadır.


6.Maske takıp insan korkutmak:

Bol saçlı, kezzap eriyiği tipi maskeleri surata takıp kapı pencere kenarına saklanmak suretiyle gelen geçene böö'leyerek yapılır. Mensubu bulunduğum sınıf bunu kimya öğretmenine yapmış, öğretmenin düşüp bayılmasıyla da disiplini boylamıştır. Salakçadır.


Tanrım devam edemiyorum...

30 Mart 2008

Değişiklik

Saatlerin 1 saat geri alınmasına bayılırken ileri alınmasına uyuz oluyorum. Uykumu çalıyorlar!
Keşke sürekli geri alınsa, hayatımız boyunca gündüz yaşayıp gece uyumak sıkıcı olmaya başladı zaten.

Arıza

Sinir krizi kötü bir şey.
Siz siz olun girmeyin.
Çok kompleks ve ortalığı daha da karıştırıcı cümleler tapır tapır dökülüyor insanın ağzından.
Yıkmak kurmaktan her zaman için daha kolay olmuştur zaten.

29 Mart 2008

W00t!

Evimizin libidosu tavan yapmış durumda. Benim kara oğlum Üzüm, 6.ayının içinde olmanın verdiği coşku ve "Allahım bana neler oluyor böyle?Kendimi bi tuhaf hissediyorum" hissiyatıyla 1,5 yaşındaki diğer erkek (ama kısır) kedimiz olan Tic-tac'ı düdüklemeye kalkmış. Öbür salağın da kıçını kaldırmaya hali yok zaten, peluş kedi, ne olup bittiğini bile anlamamıştır muhtemelen. Ya o da akıllandı, ya da Üzüm geçit bulamadı ki bir daha böyle bir girişimle karşılaşmadık. Sabahın şu saatlerinde biri bana kıçını yaslamış şekilde diğeri ayaklarımın dibinde sere serpe uyurken ne ara bu kadar büyüdüler diye düşünürken yakaladım kendimi. Tipik ebeveyn düşüncesi! Sanırım 40 yaşında 40 kedili kadınları anlamayabileceğim azcık daha zorlasam.

Kedi hikayeleri bitmeezz!

28 Mart 2008

Hissiyatlıyım

Çok üzücü olaylar yaşayacağım hissi hakim yaklaşık 1 haftadır. Eşeğin aklına karpuz kabuğu getirip kötü kaderi çağırmamak adına kafamdan ve kalbimden kışkışlamaya çalışıyorum bu sıkıntıyı, ama olmuyor. Dağıtamadım bir türlü kara bulutları. Don Kişot gibi yeldeğirmenlerine saldırmadan önce sıkıntının kaynağına çözebilmek adına da hiçbir şey yapmadan bekliyorum. Umarım hüsnü kuruntudur bu da, fekat ne yazık ki 6.hissi fena kuvvetli bir hatunum. Eğer ki böyle bir şey gerçekleşirse, bir müddet blog filan gözüm görmeyeceği için yeni eklemeler yapamayacağım. Ben şimdiden söyleyim de...

26 Mart 2008

Çalış köpeekk!!

Okulu en çok tatil zamanı özlediğimi farkettim.
Şimdi Spring Break dört nala yaklaşırken milletin Antalya'ya gidip 1 hafta azacağını, kim kiminle ne yapmış tadında ortalığı karıştıracağını, içip içip saçmalayacağını, dağıtacağını düşündükçe gıcık oluyorum. Gavurun Paskalya'sında tatil yapmak eskiden ne kadar saçma gelirse şimdi o kadar hayati gereklilik gözümde. Çok çalışan bir milletiz ki tatile hasretiz. Gerçi devlet büyüklerimiz her daim dünyadaki en çok tatil yapılan ülkenin Türkiye olduğunu, daha çok çalışmamız daha çok üretmemiz gerektiğini söyler dururlar. Böyle zamanlarda kendimi İngiliz sömürgesi bir Hintli gibi hissediyorum. Çalış çalış ve birilerini daha da zengin et!
Baya baya geçenlerde bir yazı okumuştum, ülkemizdeki sözde tatil bolluğu üzerine. Orda yazana göre hiç de devlet büyüklerimizin dediği gibi bol bol tatil yapmıyormuşuz, hatta dünyanın diğer köşelerinden verilen birkaç örnekle de bu sav destekleniyordu. Buna göre insanlar Hollanda'da yılda 52 gün resmi tatil yapıyorlarmış. Bir yıl 52 haftadan oluştuğuna göre, ve ortada 52 gün ekstra tatil olduğuna göre bu adamların haftaiçi 4 gün demektir! Başka örnekler de bunları birebir yaşamış insanlarda; Yunanistan vatandaşı bir Türk, Atina'da saat 7-14 arası çalıştıklarını, öğle yemeği molası olmadığını, 2'de de herkesin paydos ettiğini anlatmıştı. Keza İtalya ile çalışırken bütün işlerimizi Temmuz'da bitirmek durumundaydık, çünkü Ağustos dedi mi fabrikayı kapatıp gidiyordu adamlar tatile. Fransa'da 2 saatlik öğle molaları vardı, cafelerde şarap ve sohbet eşliğinde yenen. Yani...
Yani biz tembel değiliz ey halkım! Çok çalışıyoruz aksine! Çok çalıştırıyorlar bizi! Köle gibiyiz yemin ediyorum! Kalk çalış ye iç uyu! Yabana kaçasım geldi bak gene.

24 Mart 2008

3 Sizden 3 Bizden

Haftasonu haberi ne televizyonda izler, ne de internette okurum genel olarak. Dünyadan kopuk, film ve dizi aleminde, kafa güzel, vücut dingin, sevdicek elinin altında, bol bol tıkınma ve kıkırdama ile geçen bir zaman dilimidir benim için bu 2,5 gün. (Cuma akşamını da haftasonundan saymak elzemdir) Lakin bu haftasonu hangi kanalı açsam karşıma çıkan, hangi siteye göz atsam gözüme giren bir konu vardı; Ergenekon davasındaki gözaltılar.
Şahsen Ergenekon benim için bir destan, ya da olsa olsa evime giderken üzerinde birkaç metre yürüdüğüm bir caddeden ibaret-ti. Şu an biliyorum ki "AKP hükümetini devirmek ve askerleri bir darbe yapmaya teşvik etmek için" kurulan bir çete imiş. Öyle diyorlar. Bu çeteyi çökertmek için başlatılan soruşturmayla beraber Cumhuriyet gazetesi İmtiyaz Sahibi İlhan Selçuk, eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu ve İP Lideri Doğu Perinçek'in gözaltına alınması haberleri bomba gibi düştü medyaya. Çok politik bir yazı yazmak değil niyetim, lakin kafamı gıcık gıcık dürten birkaç noktaya da değinmeden edemeyeceğim.

80 küsür yaşında, Cumhuriyet gazetesi gibi maddiden çok manevi değeri olan bir gazetenin en önemli isimlerinden birinin evine saat gece 4:30'da baskın yapılmış. Adam kalkmış kapıyı açmış bunlara, mutfağa buyur etmiş, çay demleyip ikram etmiş, 7:30 gibi de merkeze gitmişler. E be polis, madem 7:30'da da gelinebiliyordu merkeze, manyak mısın sen saat 4'te milletin kapısına dayanıyorsun? "Manyak mısın polis misin" diye bir laf var ya, hah ondan işte. Sonra Kemal Alemdaroğlu. Şu gel-git hafızamla dahi ben bu adamı türbanın üniversiteye girmesine en çok karşı çıkanlardan biri olarak hatırlıyorum. Bir de Doğu Perinçek var ki, kendüsü hakkında yorum yapmayacağımdır.

Bu ünlü üçlüden İlhan Selçuk ve Kemal Alemdaroğlu sorgularının ardından çıkarıldıkları mahkemede yurt dışına çıkış yasağıyla birlikte serbest bırakılmışlar, sadece Doğu Perinçek tutuklanıp cezaevine gönderilmiş. Böyle bir sonuç çıkacağı zaten en baştan belliydi, lakin ortada dönenlerin çirkinliği ve korkunçluğu "Bakın sizin kalenize girip adamı alırız içeriye de gıkınız çıkamaz" tadındaki gösteride değil, bana çok daha eski ve kötü zamanları anımsatan "3 sizden 3 bizden" mantığında. Siz AKP'ye kapatma davası mı açarsınız, hah o zaman buyrun biz de sizinkileri suçluymuş gibi lanse eder hapislerde çürütürüz. Siz Erdoğan, Gül ve Arınç'a siyaset yasağı mı istersiniz? O zaman biz de Selçuk, Alemdaroğlu ve Perinçek'i içeri alırız. Siz Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu'yu mu asarsınız? O zaman biz de Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan'ı sallandıralım da görün gününüzü...

Tehlikeli sularda yüzen bir grup bıyıklı...

20 Mart 2008

Doğum & Ölüm & Doğum & Ölüm & ...

Müdürüm geçen cuma doğum iznine ayrıldı, Salı günü de bir kız bebek dünyaya getirmiş. Henüz hastaneye bebek ziyaretine gidememişken dün öğlen de babasının öldüğü haberi geldi şirkete. Bir gün arayla yıllar sonra gelen bir bebeğin mutluluğu ve yıllar sonra giden bir babanın hüznü... Klişeye giriyor belki ama insan gene de durup bir "Hayata bak be" demeden edemiyor.

Kendisini pek sevdiğimi söyleyemem, ilişkimiz profesyonel anlamda. Kendisi istedi böylesini, belki üzerimizde otorite kuramayacağından korktuğundan, belki ileride kendisine tehdit olabileceğimizi düşündüğünden, belki ego tatmini ihtiyacından, belki d hepsi, e hiçbiri. Yine de her gün 9,5 saat gördüğünüz bu insanlar zamanla hayatınızın en önemli yerlerine oturuyor. Düşünsenize ana babanızdan, hatta sevdiceğinizden daha fazla yüz yüzesiniz her gün. Sevmek de gerekmiyor bu insanları, sadece karşılıklı saygı gerek. Bu hatunda saygı da yok sevgi de bize karşı ya da varsa bile bize gösteremeyecek kadar derinde saklıyor. Yine de bu, yaşadığı karmaşaya üzülmeme engel teşkil etmedi, edemedi. Fazla mı insalcılım bilemedim ki?
Çok daraldığımda ya da bir kayıp haberi aldığımda aklıma takılan düşünceler geldi çöreklendi yine dün ofise dönerken. Bu arada da uyudum, cenazeden sonra bir ağırlık çökermiş insanların üstüne o yüzden uyumuş olabilirmişim, öyle dediler. Dedim ki kendi kendime, ne için uğraşıyorsun sen Allah aşkına? Az sonra bir kaza geçirseniz ve ölsen, hep isteyip ertelediğin bunca şey için pişman olmayacak mısın? Neden interraille 1,5 ay dolaşmadım Avrupa'yı demeyecek misin? Ya da neden gidip bir Harley'e binip saçlarını rüzgarda savura savura gecenin bir körü Boğaz'ı arşınlamadın? Hep hayalini kurduğun bir sabah kalkıp telefonu kapatıp geri yatmak suretiyle işinden ayrılma planını uygulamadın? Saçlarını turkuaza boyatıp gözlerine yılan gözü lensi takmadın? Neden tam tekmil ekipmanları kuşanıp bir zirveyi zorlamadın? Hayatında hiç tüple daldın mı sen? Deli olduğun adamla sikindirik bir tatile bile gidemedin! Parlayan herşeye düşkün bir aslan olarak o aklını alan pırlantalardan birini takabildin mi gerdanına? Çatıya, kiremitlerin üstüne çıkıp ayın altında içecektiniz hani? Güney meydanda battaniyelere sarılıp sabahlamadınız da daha, değil mi? 4,5 aydır eve elektrikçi bile getiremedin, sen neden bahsediyorsun?? Ertele daha ertele herşeyi. Para da değil ki bahanen, süslen püslen gir bir kuyumcuya dene o kolyelerden birini. Hiç motorlu arkadaşın mı yok, bir gün çağır, atla arkasına, turla dur. Tatile Bahama'lara gitme de haftasonu Ağva'ya kaç 2 günlüğüne. Yok işte bahanen, sırf tembellik, sırf boşvermişlik, sırf sonsuza kadar yaşayacağın hissi. Ama sana bir sır vereyim Wonderland'den buraya düşmüş kalmış aklı 5 karış havada Alice, kızıl bir azize olsan da ölümsüz değilsin. Maalesef...

18 Mart 2008

Peak-a-boo!

Her sabah servis beklediğim yerde, benimkinden yaklaşık 5 dakika sonra gelen kocaman servislerini bekleyen bir grup genç insanla karşılaşıyorum. Tiplerine bakarsanız öğrenci denir direk, fekat hepsi işe gidiyor. Burdan bir çıkarım yaparak Call Center ya da bilişim sektöründe bir işyeri diyebilirim. Neyse işte, bu insanlar her sabah beni inceliyor, ben de onları tek tek inceliyorum. Neden yapıyorlar bunu bilmiyorum, çok ilginç geliyorsam gel yanıma "Necisin?" de, "Ne ayaksın?" de, hatta "İn misin cin misin?" de. İlk zamanlar bir yerim mi açıkta diye huzursuz olurken şimdilerde ben de karşı taarruz geliştirdim ayakkabıdan tırnaktaki ojelere, sakala bıyığa kadar dönüp dönüp bakıyorum. Biraz zaman daha veriyorum onlara, pek yakında gidip "Böö!" diyeceğim.

14 Mart 2008

Bee Story

Biz Türkler zeki bir milletiz, ama akıllı olduğumuz söylenemez. Sabah sabah çok zihni sinir bir düşünceye maruz kaldım, sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim.
İstanbul Milli Eğitim Müdürü, okullardaki uyuşturucu kullanımını azaltmak, hatta yok etmek için durmuş durmuş, düşünmüş taşınmış, Türk'ün aklının en hızlı çalıştığı yerlerde çökerek derin hülyalara dalmış, yememiş içmemiş Zihni Sinir'e dudak uçuklatacak bir projenin mimarlığını üstlenmiş.

Malzemeler:
Bir torba Ecstasy
5 gr eroin
100 gr esrar
10 gr kokain
100 adet arı

Şimdi efenim arılar alınır 4 gruba ayrılır. Bu grupların her birine farklı bir uyuşturucu madde zerk edilir, hayvanlar müptela yapılır. Her yerde mal arayan ve bu uğurda kendilerini bile satmaktan geri durmayan arılar, bağımlısı oldukları uyuşturucu maddeyi kullanan bebeleri kokularından tanır ve gider üzerlerine konar. (Temenni bu, deniyorlarmış konacak mı diye) Böylece arkada pusuda bekleyen ekipler arılı çocuğu anında enseler. Temiz okul, temiz dünya elde edilir. Bu deneyde kullanılan arıların hiçbiri henüz ölmemiştir.

Şimdi, bu özgün bir fikir değil sayın devlet büyüğüm, kimi kandırıyorsun sen? Havaalanlarında uyuşturucu bulmada kullanılan gariban müptela polis köpeği fikrini alıp arılara uygulamışsın. Arı insan vücuduna konmayan tek hayvanmış; at, eşek, dana, zürafa, martı, kartal, hipopotam, pelikan gibi hayvanlar insana kondukları için bu insanlık tarihini değiştirecek projede kendilerine yer bulamamışlar. Hayvanlar üzerinde deney yapmak için Etik Kurul'dan izin almak gerektiği hatırlatıldığında Devlet Büyüğümüzün verdiği beyanat çok bilimsel:

“Ben böyle bir çalışma yapıyorum. Yaptıktan sonra onlara bildireceğiz. Bir arı üzerinde yapılacak olan bir şey. Bu benim çalışmam. Arı benim. Arının ömrü ne kadar. Düşüncemi ortaya koyduktan sonra bilimsel olarak ne yapılması gerekiyorsa onları yapacağım. Şu anda bir araştırma içindeyiz.”

Kendi arılarını feda ederek insanlık yararına heba eden büyüğümüzün "Peki, bu maddeleri nereden buluyorsunuz efendim?" şeklindeki cin soruya cevabı ise takdire şayan:

“Piyasada olmayan bir şey değil ki. İstediği zaman bulunur. O da yekûn teşkil edecek bir şey değil. Ufak bir parça bize yeter. Bulunacak yerleri sen de benim kadar biliyorsun.”

Adam torbacıları geziyor bizim için, hala bik bik bik. Hayret bişey!

Haberin devamı için buraya dıklayabilirsiniz.

13 Mart 2008

Ben...

Hep bir şeyleri bekleyerek yaşıyorum. Sanki yarın bir gün bir beyaz atlı prens gelecek ve kolumdan tutup beni bu hayattan kurtaracak gibi. Ya da bu cumartesi sayısalı tek başına bilip 1,5 trilyonu cebe atıp tüyücem. YTL'ye alışamamandan da belli geçmişe özlem içerisindeyim her daim. İmkanım olsa ana rahmine geri dönüp bütün gün ense yapıcam, o derece. Anne olmayı komik bulurken bebekleri sevimli görmeye başladım ki bu yaşlandığımı gösteriyor. Henüz bir yerim sarkmadı ya da kırışmadım ama cuma akşamları dışarı çıktığımda eve uyuyarak döner oldum. 3 yıl öncesine kadar gündüz uyuyup gece oturan bir insan olarak çalışma hayatına adapte de olamadım. Her sabah kalkmak zorunda olmak, havayı beğenmeyince okulu asan biri için çok zorlayıcı. Zaten her zaman tembel biri oldum, zeki ama tembellerden. Gece 2'de çalışmaya başlar, 6'ya kadar özetleri okur 9'da finale girerdim. Okulu 4 yılda bitirdim ama şimdiki aklım olsa 14 yıla çıkarabilirdim. Master yapmak istiyorum ama aynı anda çalışmıyım ve okulda ödevle sınav olmasın istiyorum. Güney meydanda çimlerde yayarak mühendislik öğrencilerinin nefret yüklü bakışlarına maruz kalmaya bile razıyım. İşletme bitirdim, okul boyunca "Mezun olunca nereyi işleteceksin?" geyiğine maruz kalsam da akıl sağlığımı çok yitirmedim. Hayatım boyunca işletecek hiçbir şeyim olmadı, işletilen hep ben oldum. Biraz safım, ama iyi anlamda. Herkesten kötülük bekleyen psikopatları hiç sevmedim, onlar da beni naif ve içten pazarlıklı buldular. Despotum, süper saçlarım ve lider kişiliğimle tipik bir aslan kadınıyım. Burçlardan anlamam, bir tek en süper burç olan aslanı bilirim, zira 4 kişilik çekirdek ailemin 3'ü aslan. Küçükken hayallerim vardı; ilkokuldayken çocuk doktoru olacaktım, ortaokulda bilgisayar mühendisi, lisede "Parra parra parra" diyerek tembelliğimin de etkisiyle "İşletme!" dedim. Oysa hep isterdim, dünyanın her yerinde yapılabilecek bir işim, bir zanaatim olsun da çekip Paraguay'a bile gidebileyim. Marangozlara çok özenmişimdir bu yüzden, ama Hıristiyan değilim. Annem Edebiyat öğretmeni olduğundan imla kurallarına ekseriyetle dikkat ederim, son zamanların geyiği bağlaç olan de'yi ki'yi ayrı yazmayanlara uyuz olurum. Çok uyuz olduğum bir diğer şey de yaprak sarmasına dolma denmesidir. Doldurulan şeye dolma denir ki buna örnek olarak kabak dolması, biber dolması vs. verilebilir. Çok acayip yemek yaparım, hatta ilk öğrendiğim yemek pilavdır ki bilirsiniz pilav yapmak öyle her babayiğidin harcı değildir. Annem hep bir arkadaşını örnek verir yemek konusunda; kadın gecenin 3'ünde uyanıyor ve canı baklava istiyor. Hamile filan değil, pisboğazlık ha. Kalkıyor baklavayı yapıp şerbetini döküp yiyor ve geri yatıyor. Böyle kendine bakacaksın işte der annem. Bu arada bu hikayeyi daha önce yazdığım hissiyatına kapıldım ve eğer daha önce yazdığımda saat 3 değil 4 yazdıysam bu yalancı olduğumdan değil balık hafızalı olduğumdandır. İsim hafızam rezalettir, ama foto hafızamın eline su dökmek pek mümkün değildir. Fotoğraf çekerim kendi çapımda, fakat maymun iştahlı olduğum için 2 hafta çeker sonra makineyi bir kenara atıp başka bir aktiviteye dalarım. Zamanında harçlıklarımdan biriktirerek aldığım bir Canon AE1-P makinem var. Dijitale karşıyım, 1500 tane poz çek içlerinden biri illa iyi olur diye düşünüyorum. Bir şipşak makinem var, yanımdan pek eksik etmem ama o başka mevzu. Maymun iştahlılığımdan çok muzdaribim. Çocukluğum boyunca piyano, flüt, gitar ve mızıka çaldım fakat şu an elime bir blok flüt verseniz Daha Dün Annemizin'den başka bir şey çalabileceğimi sanmıyorum. 1,5 yıl İspanyolca dersi aldım şu an kurabildiğim yegane cümle "Te quiero una cerveza por favor". Ama yararlı bir cümle, kabul edin. Birayı hiç sevmem, İstanbul'a geldiğim ilk yıllarda evde bir şişe alıp içme denemeleri yapardım çünkü saat öğlen 1'de Nezivade'de bir grup bira içen insanın arasındaki tek votkacı olmak garip duruyordu. Yıllar geçti, ben biraya alıştım ama hala severek içmem. Hatta yanımda biri içiyorsa genelde yenisini açtırmam otlakçılık yaparım. Sigara konusunda ise otlakçılığa tahammül edemem. Çirkin bir şey. Yalancılık ve kandırıkçılık da çok çirkin şeyler. Yalandan korkmam yılandan korktuğum kadar. Zaten yurtta kalırken bir su yılanım vardı, odadaki herkesin ödü patlarken ben elime alır oynardım. Freud'çu biri gelse "Azmışsın yavrum sen" diyebilirdi fakat durum bu değildi. Soğuk ve sırf kastan oluşmuş, kuyruğundan tuttuğunuzda bile yukarı kalkabilecek kadar güçlü bir yaratık. Hmm müstehcen bir ima var gibi oldu ya neyse. Sonra ginepig besledim gene yurtta. Eve çıkınca bir kedi aldım, sonra tavşanım oldu, şimdi evde 2 tane kedimiz var. 40 yaşında 40 tane kedim olacak. Batman'de de en sevdiğim karakter Kedi Kadın idi. Batmancilik oyunlarımızda hep Kedi Kadın olur, allem eder kallem eder Batman'i ağıma düşürür ve kazanan olurdum. Despotluk doğuştanmış demek ki. Ama çok da uysalımdır sevdiğime karşı. Böyle yumuşak başlı, sevimli, itaatkar. Bir de sivri dilli. Çok pis laf sokarım. Bazen ben bile hayret ederim "Oha ne dedim" diye. Sözlerime maruz kalan kişiyi takmıyorsam hiç dert değil, ama taktığım biriyse çok yavşak olurum kendimi affettirene kadar. Tatlı bir şey olduğum için çabuk affederler ama. Bir de megalomanım. "Hakkında" kısmı için 2 cümle yazmaya başlayıp sonunda 1200 karakteri biraz geçtiğimi farketmemle kaptırıp yazmaya devam etmem ve bunu bir blog entrysine dönüştürüp birazdan da gözünüze gözünüze sokacak olmam da bu yüzden. Ama insanın kendini bilmesi iyidir...

Psycho

İşten kaçmak için ara ara bloglarda alçaktan uçuş yapıyorum. Bir blogdan, ona yorum yapan başka birinin bloğuna, ordan takip listesindeki başkalarına. Çok güzel yazıyor bu insanlar yahu! Bazen kahkaha atıyorum, bazen dertleniyorum, çoğu zaman kıskanıyorum felan fıstık. Es keza benim bloğuma denk gelen insanlar da yararlansın diye ben de takip listeme ekliyorum. İşte aklıma takılan konu burada ortaya çıkıyor:
Ben sapıklık mı yapmış oluyorum şimdi?
Kırk yıllık kanko oldukları belli insanların arasına dalıp yorum yazıyorum, takip listeme ekleyip zırt pırt ziyaret ediyorum, anahtar deliğinden gözleyip köşelerden takip ediyorum.
Aynen bu şekilde bloğunu dürttüğüm ve bu kim ola ki diyerek buraya gelmiş olabilecek kimselere bir mesajım var. Ben hakkaten manyak değilim. Valla değilim. Sadece paranoyak olabilirim o kadar. Di mi Rıza??

10 Mart 2008

Sabah Sabah SS

Sabah servise yürüme sürem, son zamanlardaki müziksel deneylerimle daha da kısalsa da, pek çok gözlem ve zihni sinir düşünceye gebe. Bereketli zamanlar kısaca..
  • Bugün yolu kadife sesli bağyan şarkıcı Dido eşliğinde katettim. Süre Amy'ninkine yaklaştı. Ya dinlediğim de başarılı bir şarkıydı ya da ben herhangi bir müziğe kendini kaptırıp hızlı yürüyen gaz bir kişiliğim.
  • Sokaktaki çöplerin arasında boş bir 1 lt'lik Coca Cola Zero şişesi gördüm. O rezil şeyi alan, hatta içen insanlar varmış. Cık cık cık...
  • Sabahları karşılaştığım bir adam var sokağın başında. Alelade biri diyebiliriz, elinde tasmalarını tuttuğu 4 ila 7 arasında değişen cins köpeği saymazsak. Abimiz bu kuçukuçuları Nişantaşı'ndaki evlerinden alıyor ve yürüyüş yaptırmak için getto gibi gördüğü Pangaltı'na getiriyor. Bütün sokak pok içinde. Bu sabah bir tanesi de ishal olmuş Allah kahretsin. Yağmur yağdığında yağmurluk ve ayakkabı giydirmesini biliyorsun hayvanına, bir ishal ilacı veremedin mi pis Nişantaşlı?! Sinirliyim.
  • Mahalle kültürünü çok seviyorum. Her sabah bakkal amca (Bu bakkal amca kavramıyla ilgili çok saçma bir geçmişim de var, bilahere değinirim) ne iş yapıyorsa durup bana "Günaydın" diyor, öyle devam ediyor kaldığı yerden. Güne cici bir başlangıç!
  • Kıvırcık, simsiyah ve mor perçemli saçlarımla ilk defa kamusal alana çıktım. İlk gelen bakışlar "Anam" kıvamında. İç güzellik bahane dikkat çekmek şahane.
  • Sabahları taksi durağını arayıp "Taksi yok" yanıtını aldıktan sonra durakta 3 taksinin boş beklediğini görünce çevrede yeni bir taksi durağı arayışına başlamak gerek.
  • Saat 10'da Genel Müdür'le toplantımız var. Bizi de bilahere istemiş, dün gece "Belki beni çok beğenir de giderken İngiltere'deki ofise transfer eder" diye hayal kurdum. Çek çıkar beni bu hayattan Kevin'im aslanım.
  • Devlet babanın cebi boşalmış, sokak aydınlatmaları için konut başına 1,25 YTL vergi alınması planlanıyormuş. Pardon da, bizim verdiğimiz vergiler bize yol, su, elektrik olarak dönmeyecek miydi? Yolu şaşırıp direk babanın ceplerine mi girmiş bu paralar? Ver ver nereye kadar ak?! Yakında sizin sokağa asfalt döktük, sökülün paraları diyecekler.
  • Emekli ve özürlülerin sahip olduğu 1 evden Emlak Vergisi alınlıyormuş son 28 yıldır. Yeni düzenlemeye göre bunlardan da Emlak Vergisi alınacakmış. El insaf...
  • Boşbakanımız "Üreyin, en az 3 çocuk yapın!" demiş. Kendine mücahit yetiştirtiyor adam. "Bereketi birlikte gelir" demiş. Onların bereketlerinin nereden geldiği belli. Neler oluyor anlamakta zorlanıyorum artık. Felaket tellallığı filan da değil, görünen köy kılavuz istememeye başladı. Endişeliyim yahu.

Sonra servis beklediğim yere geldim. Beni de fazla bekletmedi sağolsun, hemen geldi. "Nihat'la Maksimum Curcuna"yı dinleye dinleye geldik.Tavsiye ederim şiddetle kendüsünü.

8 Mart 2008

Grrr

-"Bir insan cumartesi sabah 10'da uyanıyorsa evdeki hayvanatlar temiz bir sopayı haketmiş demektir."

Kızılderili atasözü





7 Mart 2008

Back to Black

Sabahları servise yetişebilmek adına mp3 playerıma güçlü bassları ve hızlı temposu olan şarkılar attım. En başarılı sonuç Amy Winehouse - Back to Black'le yakalandı. Normalde 8-9 dakikada yürüdüğüm yolu, adımlarımı ritme uydurarak 4,5 dakika gibi bir sürede tamamlıyorum. Yalnız sözlerine dikkat etmemek ve şarkıya kendini kaptırmamak lazım, sabah sabah iç burkulması yaşamayalım aaa. Kadın rakı masasında saç baş dağınık, simsiyah göz makyajı akmış, bir koluna kafasını dayamış diğer elinde bardağı, gözleri yarı kapalı bir halde ağıt yakıyor resmen. Ha üzerinde siyah kabarık etekli ve göğüs kenarları dantelli, dekolteli bir elbise var ve yıl 1960 küsür. Sesine aldanıp siyahi bir koca memeli kadın da beklemeyin ha, son derece beyaz ve İngiliz bir hatunla karşı karşıyayız.
Sözlerine şimdi dikkat edebiliriz ama pazartesi sabahı unutmuş olma şartımız var. (Çocuklar okumasın ayıpçı sözler var diyerek Parental Advisory uyarımı da yaparım):

"Back To Black"

He left no time to regret
Kept his dick wet
With his same old safe bet
Me and my head high
And my tears dry
Get on without my guy
You went back to what you knew
So far removed from all that we went through
And I tread a troubled track
My odds are stacked
I'll go back to black

We only said good-bye with words
I died a hundred times
You go back to her
And I go back to.....

I go back to us

I love you much
It's not enough
You love blow and I love puff
And life is like a pipe
And I'm a tiny penny rolling up the walls inside
We only said goodbye with words
I died a hundred times
You go back to her
And I go back to
Black, black, black, black, black, black, black,
I go back to
I go back to

We only said good-bye with words
I died a hundred times
You go back to her
And I go back to
We only said good-bye with words
I died a hundred times
You go back to her
And I go back to black

5 Mart 2008

Girls of the Playboy Mansion


Digiturk'te E!Entertainment diye bir kanal var. "Girls of Playboy Mansion" diye bir program yayınlıyorlar. Playboy patronu Hugh Hefner ve 3 kız arkadaşının maceraları.



1.Adamın haremi var. Herkes Arabistan'daki haremlere laf atarken Allahın Amerikanyalısının haremi televizyonda.
2.Kızların memelerini, kukularını blur yapıyorlar. Şimdi bu programın anlamı ne? Meme kuku görmek isteyen adama da hitap etmiyor, sıradan bir program izlemek isteyen zapçıya da.
3.Kızların hepsi ağızlarını kocaman açıp "Ihı ıhı ıhı" diye gülüyorlar. Playboy kızı olmanın kuralı mı bu acaba?
4.Alt tarafı bir doğumgünü partisi düzenleyen platin saçlı hatuna neden Dünya Bankası başkanı gibi ciddi ciddi karşılaştığı sorunları anlattırıyorlar, o da "Çok zorluklar yaşadım, ama organizasyon yeteneğim sayesinde hepsini aştım" gibi mülakat tarzı bir demeç veriyor çözemedim.
5.Yarabbim ne anlamsız bişiy bu?!
6.İtiraf: Adında Playboy geçen birşeyin paralı olmayan bir kanalda görünmesiyle "Bu ne ola ki" merakım uyandı. Sihirli bir tabir sanırım bu "playboy".
7.Bu kızlar güzel değil ki?! Şimdi, güzele güzel derim. Örnek veriyorum; Angelina Jolie, Adriana Lima, Rihanna, Tyra Banks... Ama bunlar gü-zel de-ğil! Ayrıca Paris Hilton da güzel değil. Sana diyom huu, senin dötüne kaş göz çizsek bile daha güzel olur valla bak.
8.Ahuahuah şimdi de kızlardan biriyle Hugh'un yıldönümleri için diğer sevgililer parti düzenliyorlar. "Bu garip görünebilir ama ben geldiğimde onlar birlikteydiler" diye bir açıklama yaptı bir düğer platin saçlı hatun. Kuma psikolojisi bu olsa gerek.
9.Şaka maka ben izliyorum bu programı galiba.Kapatıp yatmalı, zira yarın toplantıda bana bunları sormayacaklar :p
10.Son birşey. Adam çok yaşlı, cami de gitmiş minare de. O kadar 20'lik hatunla nasıl baş edebilir ki? Televizyonda gördüğünüz herşeye inanmayın.

rerere

camı açıp "en büyük fener" diye bağıran bir üst komşum var(mış). aidat toplamaya geldiğinde mırıl mırıl konuşan çekingen bir üniversite öğrencisi görünümündeydi. bu fener adamın içine şeytan sokuyor anladığım kadarıyla. hayır ben de holigandım zamanında, böyle şeyler yaptım mı hiç? en fazla sahaya su şişesi filan atardık, superdorm altındaki televizyon odasında maç sırasında kavga çıkınca arbededen istifade millete bir iki dirsek o kadar... holiganlığın da bir adabı var aaa

ayrıca en büyük cimbom.nokta.