23 Ekim 2008

Zü-züüü

Cumartesi günü kara çocuğum Üzüm'ün ameliyatı var. Kendisi bundan sonra kısır bir kedi olacak. Hala suçluluk hissediyorum ne hakkım var buna diye. Fakaatt...
Dün akşam kalan son koltuk minderlerini çöpe atıp sabah 5'te kendisinin bağırışlarına uyandığımda ve yatak örtüme yine koku bıraktığını gördüğümde bu tereddüt uçuverdi!
Kısırlaştırılmamış bir erkek kediyle yaşanmıyor yaşanamıyor! Poşet ve kağıda bayıldığı için ortalıkta asla ve asla bunlardan bırakamıyoruz, gördüğü anda o rezil sıvıdan bırakıveriyor üstlerine. Bütün koltukları batırdı, hepsi bilmem hangi çöplükte şimdi. Yorganım 3 kere kuru temizlemeye gitti, kırlentlerimizi makinede yıkaya yıkaya şekilsiz elyaf yığınlarına döndürdük, kaç valiz kaç terlik çöpe atıldı, kaç perde kırklandı bilemiyorum. Eski kedimin bize zararı 24 adet minder olmuştu, bununki ise 1 ev.
Yine de... Ne bileyim işte.

Uludağ'dan kapımıza gelen kazık

Birkaç zamandır televizyonda dönen Erikli reklamında 19 lt damacaların depositosuz olduğunu duyan La Santa Roja ve ev arkadaşı Melo, madem ekstra para vermeyeceğiz 1 şişe daha alalım eve de biri bitince yedeği olsun diye düşünür. Erikli'den 2 su isterler, 1'i yeni damacana diğeri de evdeki boş yerine. Su fiyatı 7,90 YTL olduğundan 15,8 YTL'yi hazır ederler. Fakat gelen sucu amca kendilerinden 22,8 YTL talep eder; damacana depositosu 7 YTL'dir. TV'de dönen reklam kendisine söylendiğinde de halihazırda başka bir marka damacanası olanlar için Erikli'ye geçmenin bedava olduğunu bildirir. Ee, reklamlarda böyle birşeyden bahsedilmemektedir ki?
Kandırıkçı Erikli'ye kanmayın a dostlar. Reklamlarda eksik/yalan yanlış bilgi vermek nasılsa cezasız kalıyor diye atıp tutmakta bir zarar görmemiş kendüleri.
Kahretsin ki suları çok güzel. Ve 22,8 YTL ödeyip yeni damacanamızı aldık içeri gıcık gıcık.

22 Ekim 2008

Luna-gaarrkk!

22.10.2008 @ Radikal:

Melih Gökçek'in Ankara'sında son durum

19 Mayıs 1943 tarihinde hizmete açıldığından beri alkol satılan Gençlik Parkı'na içki satışı yasaklanıyor. Gökçek: Parkı aile parkı haline getiriyoruz.
Gençlik Parkı'nın da alkol yasağı içine alınmasından sonra Ankara'da AKP'li belediyelere ait olup içki içilebilen hiçbir sosyal tesis ve park kalmayacak.

Çocukluğumda yıldan en az 2 kere giderdik Ankara'ya, aile büyüklerini ziyarete. Ankara'ya gidince de benim gönlüm edilir, Lunapark'a gidilirdi illa ki. Ahtapot'u çok severdim, midem bulanmasına rağmen. Gondol'dan acayip korkardım, ki hala binemedim şu yaşıma kadar. Çarpışan arabalarda teyzemin dişi kırılmıştı bir keresinde, yine de akıllanmaz her seferinde "Bir jeton daha, bir kere daha" ısrarlarıyla 3-4 tur çarpardım millete. Labirente 1 kere girmiştim, çıkmak oldukça zor olduğu ve dakikalar ilerledikçe artan bir izleyici kitlesi her yanlış yola saptığınızda güldüğü için bir daha denemedim. Korku tüneline girmek isterdim, annem izin vermezdi. Kapanışı dönme dolapla yapardık. Tepeden Gençlik Parkı'nı izlemek çok keyif verirdi. Sonra bir masaya oturur, koyu renk cam şişeden akıllandığımız için kutuda meyve suyu içerdik ben, küçük dayım ve anneannemlerin mahallesinden peşimize takılıp onları da götürmemiz için ağlayan çocuklar. Annemle babam da çay. Çekirdek çitlerdik bol bol, boşalan kesekağıdına da çöplerini doldururduk. Saat 9-10 olunca da eve döner, mahalle çocuklarını yuvalarına dağıtır, biraz oturup yatar uyurduk. Çocuklar da mutlu olurdu ebeveynler de.
Yukarıdaki hikayede çevrede alkol kullanan insanlar yok muydu sizce? Yoo, bir sürü vardı. Ama dikkatimizi çekmezdi, normal insanlardı işte. Dikkatimizi sarıklı, cüppeli, şalvarlı, çarşaflı, ottan boktan tahrik olacak kadar sapık, kaypak, ince bıyıklı, tarikatına göre renkli boneli, başını örtüp götünü açanlarlar kadar çekmezdi. Toplumun "normal" kavramını da değiştirecek bunlar.

Gidelim buralardan...

19 Ekim 2008

Lütfen Uzun Süre Hohlamayınız.

2007 yılından beri faaliyet gösterseler de Dokuz sayesinde yeni tanıştığım bir kozmetik şirketinden, eğer ki siz de henüz tanışmadıysanız, bahsedeceğim bugün. Adı Lush. Bütün ürünleri el yapımı olan şirketin Vejetaryenler için uygun ürünleri de var. Önceleri The Body Shop için pekçok ürün geliştiren takım, daha sonra biz de çok para kazanalım diyerek 1995 yılında resmi olarak Lush'ı kurmuş.Peki nedir bu şirketi benim yazımın konusu haline getiren özellik?

Bir kere çok normal ürünleri o kadar garip hallere sokmuşlar ki insandan merak uyandırıyor. Mesela bakın, bu bir Katı Şampuan. Çok yoğun bir yasemin kokusu veriyor ve 80 yıkamaya kadar dayanıyormuş. Köpürtüp saçlarınıza sürüyor ve yıkıyorsunuz. Benim gibi en son 10 yaşında annesi tarafından saçına Hacı Şakir beyaz sabun sürülen birisi için katı haldeki bu maddeyi kullanmak ilginç olacak.
Ya da Banyo Balistiği dedikleri dondurma toplarına benzeyen toplar var. Küvete attığınızda 3-4 dakikada bütün kokuyu ve muhteviyatındaki yağları suya veriyor. Şu yandaki resimdeki biraz daha alengirli, suya atıldığında içindeki kalpler ve çiçekler de suda yüzmeye başlıyormuş. "Ah bir jakuzim olsa kocaman!!" dedirtiyor. Bizim çükko küvette işlerin zorlaşacağına eminim.
Bildiğimiz Banyo Köpüğünün katılaştırılmış halleri var mesela. Elinizle ufalayıp küvetin içine biraz atıyorsunuz, sonra da suyu açıp köpürmesini izliyorsunuz. Ben bunu ufalamaya kıyamam gerçi :p Ama şunu da belirtmeli ki mağazalarında bu fotoğraftaki gibi sanat eseri halde bulunmuyor bu arkadaşlar. Benim gördüklerim azcık yandan yemiş idi; çiçeği ezilmiş, diğerine değdiği için şekli biraz deforme olmuş gibi gibi... Henüz denemedim ama deneyenlerin yalancısıyım, durulanmaya gerek olmadan çıkıyormuşsunuz banyodan. Çok Amerikanvari...
İşi biraz daha eğlenceye dökmüşler arkadaşlar. Bu sebeple yakın zamanda camlarının "muhafazakar" militanlar tarafından indirileceğini düşünüyorum. Masaj Kremleri dedikleri üzünleri süslü püslü, acayip kokulu sabun kalıbı şeklinde barlar. Barı elinize aldığınızda vücut sıcaklığınızla erimeye başlıyor. İstediğiniz kadarını eritip başlıyorsunuz masaja. Tanıtıma bakın tanıtıma: "Evde telefonsuz, mum ışıklı, en sevdiğiniz film ve bir bardak şaraplı gecenin mutlu sonu, en ideali iki kişi için..." Arsızlaarr!

Erkekler için tıraş kremleri, jöleler; hatunlar ve metroseksüeller için taze yüz maskeleri, katı parfümler, yüz temizleyicileri; keyfine düşkünler için duş jöleleri, banyo köpükleri vs vs vs. Çok ürünleri var arkadaşların. Burnunuz kokulara karşı fazla duyarlıysa mağazalarında dolaşmak biraz problem olabilir ama. Kaşına kaşına bir hal oluyor!

PS. Bu yazıyı Lush International'a da yollasam bana 1 yıl bedava alışveriş hakkı filan verirler mi, ne dersiniz? Ha unutmadan, Gloria Jeans'teki gibi bir kartları var; her 25 YTL'lik alışverişte 1 tane damgalıyorlar kartı. 5. damgada katı şampuan ya da saç kremlerinin istediğinizden 100 gr hediye ediyorlarmış. Cici şeyler...

16 Ekim 2008

Verişveriş

Barcelona fotoğraflarıma hala ulaşamadım. Fotoğraflar geziyi zehir eden zat-ı muhteremin bilgisayarında ve kendisini bir müddet daha göresim yok. Gezi yazısını yazayım diye beklerken de blog başı boş kaldı a dostlar. Bu haftasonu ortak bir arkadaşın doğumgünü var, DVD'ye çek getir demeyi düşünüyorum. Topluluk içinde görüşen eski sevgililer misali; ver DVD'mi al teessüflerimi.
Sinema bloguma yazmaya başladım bu bekleyiş zarfında. Düşündüğümden daha fazla zaman alacak gibi görünse de keyifli birşeymiş.
Canım sıkkın değil, sevgilimden ayrılmadım, ailede bir problem yok Allaha şükür, ofis katlanılmaz olmadı, saçlarımdan hoşnutsuz değilim, evimi seviyorum, kısaca bir problemim yok hayatta. Öyleyse çılgıncasına alışveriş yapma dürtüm neden hortladı anlayamıyorum. Şurada görebileceğiniz lambayı ve burada görebileceğiniz telefonu aldım bir çırpıda. Sonrasında pişmanlık da hissetmiyorum, işin kötüsü. Alışveriş arsızı oldum sanırım. Doyumsuzluk... kötü birşey.
Velhasıl kelam eklemek ve siz sevgili blog okuyucularını uyarmak istediğim de bir konu mevcut. Haziran ayından beri kariyer.net'i tekrar takip etmeye başlamış biri olarak işinize 5 elle sarılın diyorum. Kriz olduğu herkesin dilinde de, korkarım işten çıkarmalar da başlayacak yakında. Bu bok şirkette bir müddet daha kalacağım gibi görülüyor, püü!

12 Ekim 2008

Back to Normal

Kullanılan 2.posta antibiyotiklere rağmen hala genizimde bir canavar yaşıyor gibi sesler çıkarıyorum. Ama biraz daha evcilleşmiş gibi birkaç gündür.
Gezdim-gördüm yazısı için fotoğraflarımın elime ulaşmasını bekliyorum, zira kendileri laptoplu Barcelona gezisi arkadaşının bilgisayarında. Her bir fotoğraf 10 mb olunca kartlar doluyor, taşıyor haliyle! Yalnız 2.günün sonunda elim bir bilgisayar puştluğu yüzünden o ana kadar çektiklerimin hepsi uçtu, Akvaryum'da çektiğim öyle böyle olmayan fotoğraflar da sizlere ömür. Neyse, daha fazla ayrıntı verip gezi yazısının kapsamını daraltmayalım.
Tek bir şey söyleyeyim; daha önce seyahate çıkmadığınız insanlarla uzun yola çıkmayın. Aradan 1 hafta geçmesine rağmen henüz kendilerini özlemedim bile :p

5 Ekim 2008

Prenses Alice

Döndüm ben.
Ama çok hasta oldum.
Hatta serum yiyip 3 gün rapor bile aldım. Rapor da bitti gitti.
Bir insan gezerken kendini bu kadar harap eder mi yahu?
İnsan ağzıyla içip ayağıyla gezmeli...

Sahi, yarın pazartesi. Ne iş yapıyordum ki ben??

28 Eylül 2008

4.Gün

Barcelona'da az biraz İspanyolca bilmek bir işe yaramıyormuş, zira herkeşlerde bir Katalan dili milliyetçiliği! Cerveza bile diyemedim şöyle rahatça.
Sabah uyandığımda alt dudakta 2, üst dudakta 2 olmak üzere toplam 4 adet uçuk çıkardığımı gördüm. O derece vücudu hor kullanarak geziyoruz. Yine de görülmesi gereken her yeri yetiştiremeyeceğimizi düşünen arkadaşlar mevcut. Kendileri Hitler'liğe özenmiş durumda zaten, bakalım aile içi şiddete karışmadan dönebilecek miyiz.
Bir de şu kötü pazar arabaları var ya, bebek gibi kızların adamların ellerinde sokaklarda arz-ı endam etmekteler. High-tech tekerlekler, su geçirmez kumaşlardan kaplamalar filan. Alışverişe, markete, bakkala, çiçekçiye git; dönüşte aldıklarını doldur arabana süre süre getir. Mantıklı aslında.


PS. Ölümüm Desigual isimli mağaza zincirinin elinden olacak. Bu kadar güzel tasarımları olan bir zincir neden her 50 metrede bir mağaza açıp, insanları mecburen içeri sokturup bir tek eteğe 79 Euro verdirir? Neden ama neden??

25 Eylül 2008

FCB

Bu hatun sırf Advantage Lounge'da tıkınmak için uçağın kalkmasına 2,5 saat kala havaalanında olacak. Bu uğurda hala uyanık ve yatmamayı planlıyor.
Beleşçilik ruha yerleşince zor oluyor!
Hasta la vista bebek!

24 Eylül 2008

Boşaltım

Dün akşam "Apandist, bir nevi lavabo gideri işte" dedim.
Bence gayet mantıklıydı. Neden o kadar güldüler ki?

23 Eylül 2008

Politzei

Bunu yazmadan geçemeyeceğim:

23.09.2008 @ Radikal :

ERZURUM’da Emniyet Müdürlüğü’nün Aras Elektrik Dağıtım A.Ş.’ye (EDAŞ) olan 48 bin YTL’lik elektrik borcu yüzünden trafik ekiplerinin EDAŞ görevlilerini dövdüğü ileri sürüldü. Trafik Şube Müdürlüğü’nde görevli bir baş komiserin kendilerini tekme tokat dövdüğünü iddia eden elektrik teknisyenleri Yavuz Mağ, Muammer Aytekin ile araç sürücüsü Osman Kaya, Numune Hastanesi Acil Servisi’nde tedavi altına alındı.

Eski Türk filmlerindeki klişe bir repliği hatırladım nedense;
"Borcunu ödeyecek bir yol bulabiliriz yavrum"

AD A.Ş.

Bir alttaki postun yorumlarında bahsi geçen aramayı yaparken karşıma bir başka "La Santa Roja" çıktı. Hatun gidip hotmail'den adres bile almış. Bir de msn'im bu diye çığırmış! İntihar üzerine tez hazırlıyormuş, vışş! Böyle yolasım geldi kendisini yaklaşık 2 saniye, itiraf edeyim. Ya bir de kolpacı ve emocu gibi duruyor yazıları ya, neyse...
Kendi adımı taşıyan biriyle hiç karşı karşıya gelmedim. Birkaç kez gıyabında duydum, onda bile direk bir antipati geliştirdim adaşıma. Şükür Ayşe, Fatma gibi sık rastlanan bir adım yok da seri katillikten kurtuldum. Ne biçim narsistlik bu anlamadım ki, benim adım sadece benim olacak düşüncesi?!

22 Eylül 2008

Yo creo que Mrs.Gonzales es una persona muy simpatica

9 günlük bayram tatili resmi kurumlar için geçerliymiş :(
İşine gelince Vergi dairesi modunda takılan, işine gelince en bir özel şirket olan şirketim; elbette ki şimdi özelliği seçti. Pazartesi yarın gün, Cuma ise tüm gün çalışılacak.
İznim kalmadı ak. Bakınız blog tarihimde ilk kez küfrettim. (Ya da bana öyle geliyor, eski bir yazıyı bulup burnuma sokmayınız rica ederim) O derece hüsranlardayım. Keza Cuma sabaha karşı 3'te eve gelip 8'de işbaşı yapacağım.
Nerden mi geleceğim? Ahaha söylemedim değil mi? Alice kulunuz gene tatile gidiyor!!
Bu kez biraz daha uzak bir destinasyona; Barcelona'ya ;)
Quiero una cerveza por favor!


PS. Mrs. Gonzales İspanyolca öğretmenimizdi ve evet, bize öğrettiği ilk cümle kendini sempatik olarak nitelendirdiği, başlıkta geçen kelime öbeği idi. Zavallıcık...

18 Eylül 2008

Amazon

Bir anda nasıl değişiyor insanın hayatı, hiç düşündünüz mü?
Ofisten birinin eşi dün farkettiği bir kitle için doktora gitmiş. Bugün göğsünü aldılar. Kansermiş.
Daha 40 yaşında bile yok kadın.
Benim ailemde de var bu illetten. Hem ana, hem baba tarafında. Daha 26 yaşındayım. Korkuyorum.
Eskiden güneşle doğup güneşle yatarken, bahçeden domates biber yiyip akşamları yıldızlar altında sohbet ederken, geceleri dışarda uyurken yokmuş bunlar.
Geliştik ya, ne mutlu bize...

16 Eylül 2008

Alice yardım istiyor

Dün konuşurken "Şu filmi hatırlıyor musun?", "Bunu izledin mi?" kabilinden, uzun yıllar önce izlediğim ve hala unutamadığım bir film geldi aklıma. Çılgınca google aramaları yaptığım halde ulaşamadım kendisine, okuyanlardan bir bilen varsa yardım talep ediyorum.
1988-89 yıllarında TRT2'de izlemiştim. Hikayeyi tam olarak hatırlamasam da ana hatları aklımda. Evden kaçan bir çocuk, terkedilmiş bir eve giriyor ve orda gördüğü (ama bize gösterilmeyen) korkunç bir şey neticesinde bayılıyor. Bir adam bu çocuğu alıp evine götürüyor. Çocuk sürekli baygın, hiç ayılmıyor ve saçları inanılmaz bir hızda uzuyor. Adamın evindeki çocuk işçiler, bu baygın çocuğun saçlarını kesip kıllardan yağlı boya fırçası yapıyorlar. Bu fırçalarla yapılan resimlerin içine girilebiliyor.
Çok saykodelik bir hikaye olduğunun farkındayım. Görüntüler gözümün önünde olmasa rüya olduğundan bile şüpheleneceğim. Var mıdır bu uçuk kaçık filmi bilen?

15 Eylül 2008

Acıların Çocuğu GM

Az önce Genel Müdürümüzün hapşurduktan sonra kendi kendine "God bless you" dediğini öğrendim. Adamı sevmesem de çok dokundu içime be! Gurbet zor şey...

12 Eylül 2008

Üzüm'üm


Bazen durup düşünüyorum, iyi mi yaptım bu kömürcü çocuğu sokaktan alıp eve getirdim diye. Bencillik mi acaba? Sokakta ölürdü, annesi de yoktu diyorum kendime. Ne olursa olsun hayatını sürdürmek onlar için de bizim için olduğu kadar önemli mi, yoksa özgürlük daha mı hayati bilemiyorum.
Hele şu sokak çocuğuna bakışını yakaladıktan sonra...

Haber Kuşu Alice

Sabahın 8'inde, çalışmaya başlamadan gazetelere şöyle bir göz atarım. Burada yazdığım çoğu absürdlüğü de o zaman farkederim genelde. Bu sabah öyle bir potpori yapmışlar ki Top 10 mübarek! Geri sayımımıza başlıyoruz!!

10. Meğer e-postayı hayalet atmamış.
İki ay önce ölen kocasının adresinden ‘gece gelip gırtlağını sıkacağım’ diye e posta alan kadın savcılığa başvurunca şaşırtıcı bir intikam hikayesi ortaya çıktı.
Ben hiç şaşırmadım canım. Tipik bir 2 kadın, 1 adam hikayesi. Başlığa da bakın, meğer hayalet uslu uslu duruyormuşmuş. Hey yarabbim.

9. Yeni Rektöre Jet Suç Duyurusu :
Cumhurbaşkanı'nın köşke gelen listede ikinci sırada olmasına rağmen Akdeniz Üniversitesi'ne rektör olarak atadığı İsrafil Kurtcephe (!) gelir gelmez ortalığı karıştırmış. Sağa sola "Görevinizden istifa edin. Aksi halde hakkınızda bir şekilde soruşturma açılarak, görevinizden alınırsınız. Doğal olarak ben kendi ekibimle ve kadrom ile çalışmak isterim. Buna karşı çıkmanız halinde yetkilerimi kullanırım.” demeye başlamış bile!

8. Kuşhan’ın kliniği kapatılıyor.
19 yaşındaki Dila Kurt'un ölümünden sonra harekete geçen Sağlık Bakanlığı, Muzaffer Kuşhan’ın Polonezkoy’deki zayıflama merkezinin kapatılmasına karar verdi.
Adamın izni yokmuş, iyi mi. Bu kadar da medyatik bir kişilik, kimsenin aklına gelmemiş rutin kontrolleri yapmak herhalde.

7. Tanburacı: Terim tedavi edilmeli
Fatih Terim'in hakaretlerine maruz kalan Osman Tanburacı: İnsanlar hangi güçlere güvenerek bir medya mensubuna hakaretamis telefon açma fırsatı bulabiliyor.
Ne demiş Terim, ona bir göz atalım hemmen. 9 Eylül'de yaşanan konuşma, Tamburacı'nın Sky TV’de Türkiye-Belçika milli maçına ilişkin yorumlarda bulunmasından sonra gerçekleşiyor.
Bu bize aktarılanı. Ama ben pek garipsemedim yahu.

6. Erdoğan: Esas içmeyenlere yönelik baskı var
Başbakan Erdoğan içki yasağını protesto edenlere cevap verdi: "Esas içmeyenlere yönelik baskı var."
Özkök: Başbakan kontrolünü kaybetti
Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, Başbakan'ın suçlamasını yanıtladı: "İçki içmeyenlere saldırıldığını hiç görmedim. Ama bunun aksi örneklerini çok gördüm."
Kara Murat benim! Hayır, Kara Murat asıl benim! Hayııırr, Kara Murat bizim komşunun çocuğu!! Ama güzel olan bir nokta var; birbirlerine girdiler sonunda! Nihahıha

5. Doğan Grubu’ndan Fırat’a 1 milyon YTL’lik dava
Doğan Grubu AKP Genel Başkan yardımcısı Fırat aleyhine 1 milyon YTL’lik manevi tazminat davası açıyor.
Ahaha n'olduuu??! Neyi paylaşamadınız kuzularım? Yiyin birbirinizi ohh

4. ‘Yoldan çıktılarsa Allah belalarını versin’
AKP’nin ağır toplarından Bülent Arınç Deniz Feneri Derneği için, ‘Almanya’dakiler şaşırıp yoldan çıktılarsa Allah belalarını versin’ dedi.
Dün akşam Justice diye bir dizi izledim, tipik Amerikan avukatçılık dizilerinden. İyi taraf, mahkemede kötü tarafın eline koz vererek bir lunaparkta olan kazadan lunaparkın güvenlik görevlisinin suçlanıp park yönetiminin aklanmasına sebep oluyordu az daha. Kötü taraf da böyle bir açık bulunca atlıyordu haliyle. Neden bilmem, öyle bir şey geldi aklıma.
Bir de başımızdaki adamların literatürüne bakar mısınız, "Suçlular mahkemede yargılanacaktır"lardan "Allah belalarını versin"lere geçtik. Bu cümle başına yakın zamanda bir "Püü!" ünlemi koyulacağı kanaatindeyim.

3. İngiliz hastanın durumu kötü!
İngiltere'de 6 haftalık ömrü kaldığı söylenen adam malını mülkünü dağıttı. Bir yıl sonra sağlığının yerinde olduğunu öğrenen adam parasız kaldı.
Ahahah bu Kemal Sunal filmi değil mi yahu! Çok klişe :p

2. Onurlu yaşam seviyesinin sınırı ne?
Dört kişilik ailenin açlık sınırını 255 YTL olarak açıklayan TUİK'in Başkanvekili'nin savunması: Yaptığımız hesap doğru. Açlık sınırı kavramını farklı kullanacaksak, farklı isim bulalım. Mesela memurumuzun onurlu yaşam seviyesi diyelim.
Bu sabah Nihat radyoda bunun için güzel bir tabir kullandı. "Acından ölmemek için" gereken gelir miktarı. 4 kişilik aile un, su ve tuzdan yaptıkları hamuru yiyip kuyu suyu içerken teneke barakalarında ısınmak için birbirlerine sokulup uyur, üzerlerine gazete kağıdı örter ve çöpleri karıştırarak bulduklarını yerlerse bence de yeterli bir para.
Bir de utanmadan bunu açıklıyorlar ya, rezillik yemin ediyorum.

1. Trabzon’da gönüllü fişleme coşkusu!
Trabzon’da ramazan eğlencelerinin yapıldığı alanda stant açan polis gönüllü vatandaşların parmak izini kayıt altına alıyor.
Çok yardımsever bir milletiz. Ayrıca çok da dangalağız. Bir insan parmak izini vermek için nasıl gönüllü olabilir?! Bana bir ev, bir de ufak bir araba verirlerse ancak anlaşırız oysa.

11 Eylül 2008

Addicted

Google reader'da okunmamış yazılar 3 basamaklı sayılara ulaştı.
Full-time blog okuyucusu olma yolunda olduğumu farkettim. Her gün yeni birilerini bulup okuyup beğenip ekliyorum listeye. Blog-junkie olma yolunda sağlam adımlar...
Sıkıntımın günlük yaşayışa yansımasını böylece sergiliyorum efenim.
Aaaa!!!

10 Eylül 2008

Bağlantı-SIZ

Şirkette internet kesik. "Neden?" dedik.
Faturayı ödemedikleri için kesilmiş!!
65 ülkede faaliyet gösteren uluslararası, İngiliz tabanlı bir firmadan bahsediyoruz!!
Fatura ödense de 2 gün daha gelmeyecekmiş internet. Bak bak, demiyorlar biz 2 gün daha repoya koyacağız o parayı diye. Yahu bir şirketin aylık ADSL ücreti ne kadar olabilir ki?
Mendil açıcam plazacık önüne. Bu, şirketin kurtuluşu için önerim.
Kendi kurtuluşum için önerim de öğle yemeği vakti 300 gr mat kuşeye 6 renk bastırdığım vernikli CV'mi bütün restorantları dolaşıp takım elbiseli, döpiyesli insanların kucağına koymak. Elbet biri İK'cıdır da keşfedilirim, di mi?

9 Eylül 2008

Huysuz Alice

Mim değmiş bana, ailemizin çalışkan muhabiri Taylanov taraflarından.
Konu : Ev hayatında nelerden nefret ederim?


6 yıllık ev maceramda 3.ev arkadaşını tecrübe etmekte olan bendeniz, baştan söylemek gerekir ki, birlikte yaşaması kolay bir insan değilimdir. Bu cümleden de anlayabileceğiniz gibi nefret ettiğim çok şey vardır, üstüne üstlük kişiden hoşlanmamaya başladıysam normalde umursamayacağım şeyler de batar. Şöyle bir maddeleyelim;

* Mutfak lavabosunun çöp tenekesi haline getirilip bırakılması. Dağınık çalışıyor olabilirsin, ama işin bitince temizlemelisin lavaboyu, senin 1 parmak yağ bulaşıklarının üstünde elma, armut, üzüm gibi tazelikleri yıkamak gerçekten iğrenç.
* Küllüğe çöp atmak. Yapma bunuu!! Küllük sigara içindir ve yanan bir cisim oradaki çöplere değerse yakar/kokar/miker atar. Hele ki sakız, şeker filan atacaksan kork benden.
* Lavaboda saç/kıl bırakmak. Dişlerimi fırçalıyorum ben orda. İki su döküver ardından.
* Klozet kapağının açık kalması. Açmanızı takdir ediyorum sayın beyler, fakat açtığınızı ardınızdan kapatınız. O kapağa temas etmek istemeyebilir ardınızdan tuvalete girecek olan hatun kişi.
* Evin içinde dolana dolana diş fırçalanması. Böyle her an sağa sola saldıracak kuduz hayvan(!) görüntüsü geliyor gözümün önüne. Neden bilmem...
* Gece geç vakitte eve birileri geldiğinde bağırmak/çağırmak, şarkı söylemek, koyu bir muhabbete dalıp kahkahalara boğulmak suretiyle uyandırılmak. Çok sinirli bir insan olabilirim salı sabahı 4:30'da uyandırıldığımda.
* Komşular. Her türlüsünden nefret ediyorum, zira iyisi denk gelmedi henüz.
* Eve gelip çöreklenen beleşçiler. 1 gün eğlencelidir, 2 gün hoştur, 3 gün bıktırmaya başlar, 4 gün çüştür, 5 gün insanlıktan çıkarır. Gidin evinize bee!
* Ben ev dışındayken yatağıma tanımadığım birilerinin yatması/yatırılması. Hele hele bana söylenmemişse ve ben de geldiğimde çarşaf değiştirmeden yattıysam da sonradan öğrendiysem orda birilerinin tepindiğini; brrr!!!
* Bulaşıklar yıkanırken/makineye koyulurken bu tabaktan ben yedim, bu bardaktan sen içtin, bu çatalı ben kıçıma batırdım diye ayırıp sadece kendi kullandıklarını temizlemek. Evvet, bu da geldi şu gençlikte başıma.
* Kıyafetlerimin sormadan/haber verilmeden dolabımdan alınıp aylarca kullanılması, ancak ben "eteğim nerdee" dediğimde dolabının askısından çıkarıp bana verilmesi. (Bak bak, dolaba da asmış)
* Hatunsal kullanılmış materyallerin ulu orta teşhir edilerek Bedri Baykam sanatçılığı yapılması.
* Tuvalet ve banyosu ortak olan evlerde, banyoya girmeden önce "Çiş var mı?" diye sorulmaması. Malum hatunların saçı başı, kılı tüyü derken banyo seansları uzun sürer genelde, bu süreyi içeride kıvranarak geçirmek çok işkencevari.
* Tuvalete okunmak üzere bıraktığım gazete, dergi, kitapların alınıp evin muhtelif yerlerine bırakılması. Pantolon inikken evde kitap avcılığı yapamayacağımdan sıkıcı geçen bir tuvalet macerasına yol açıyorsunuz, bilmem anlatabildim mi.

Şöyle bir daha okuyunca, o kadr da gıcık değilmişim sanki yahu. Yani, mantıklı gıcıklıklar değil mi bunlar :p
Mimi tutsun diye blog dünyasına bir misyoner edasıyla kazandırdığım Dokuz'a, Aydan Atlayan Kedi'ye ve Leydi Ceyd'e paslıyorum. Tembellik yook!

8 Eylül 2008

Eski zaman mazi olur...

İnsan büyüdükçe ya da yaşlandıkça çok değişiyor. Yalnız değiştiğinin farkına varması bu değişimden daha çok zaman alıyor sanırım. Şöyle bir düşündüm de...

* Üniversitedeyken asla yurtdışında çalışmayı/yaşamayı düşünmezdim. Şimdi bir imkan olsa da tası tarağı toplayıp gitsem diyorum.
* 25 yaşına kadar evlenmeyeceğimden ve çocuk doğurmayacağımdan neredeyse emindim. Evliliği bilmem ama, bir bebek isteyeceğim 6-7 yıl sonra.
* Çok realisttim, romantizm çocukça gelirdi. Meğer ben çocukmuşum.
* Aşk yok derdim, aşk varmış o da tek kullanımlıkmış diyorum artık.
* Bana yanlış yapanın canı çıksın derdim, tek kalemde adam silerdim. Bu kadar sertlik, bu kadar çizgi gibi doğruluk iyi olmuyormuş insan ilişkilerinde meğerse.
* Politika boktur sanırdım, meğer bok olan politikacılarmış.
* Mutlu olmak için az şeye ihtiyacım var diye düşünürdüm, insan aldıkça isteyen doymak bilmeyen bir yaratıkmış sonradan gördüm.


* Şu dünyada canımı verebileceğim 3 kişi var derdim. O 3'üne dışarıdaki ciğeri 5 para etmez insanlara gösterdiğim sabrın yarısını bile göstermemeye başladım. Hep orda olacaklar ya, peh...
* Çok arkadaşım var sanırdım, çoğu 4 günlük bir şeymiş.
* Kendimi hırssız diye nitelendirirdim, canımı sıktıklarında insanları itin götüne sokmaktan ve gözlerini oymaktan çekinmediğimi farkettim.
* Çok naiftim, keşke hala öyle olsam.
* Mümküm olduğunca uzun yaşamak isterdim, artık bir noktadan sonra bıkarım gibime geliyor.
* Büyüsem de içimdeki çocuk baki kalacak derdim, uzun zamandır ufaklıktan haber alamıyorum.
* Süperwoman'ım, herşeyin altından kalkabilirim diye düşünürdüm. Çok yoruldum.
* Ailemden hiçbir şey saklamam sanırdım, saklamak gerekiyormuş.
* 6-7 yaşlarındayken elime bıçağı her alışımda karnıma saplamak gelirdi içimden. Şimdi metro gelirken önüne atlayıveresim geliyor. Ama ölümden hala çok korkuyorum.
* Ölümden daha çok korkuğum şey yakınlarımın ölmesiydi, şimdiyse yaşlanmak.
* Aynalara doyamazdım. Şimdiyse bakmayı içim kaldırmıyor, herşeyden bu kadar yakınıp değiştirmek için hiçbir şey yapmayan tembel ve kabullenmiş, yenik kadını görmek istemiyorum.
* Eskiden yüzüme bakıp ruh halimi anlayabilirdiniz, artık çok güzel rol yapıyorum.

Moda, insanın kadehte vişne suyu içmesidir.

07.09.2008 @ Radikal:

İskeledeki içki yasağını protesto ederken gözaltına alınan Tonguç Koç serbest bırakıldı.

Moda İskelesi’nde ‘içki yasağı’na karşı sürdürülen cuma eylemleri, önceki gece polisin müdahalesiyle karşılaşırken, gözaltına alınan Tonguç Koç savcıya ifade verdikten sonra serbest bırakıldı. Bir gece gözaltında kalan Koç, polis aracında bir polis memuru tarafından tokatlandığını iddia etti. Moda sakinleri olayın ertesi günü de sokaklarda içki yasağı eylemini ve polislerin müdahalesini konuştu.

Hiç şansın yokmuş senin, adın da Tonguç oy oy oy. Bir tokatla kurtulduğuna şükret, bunlar adamı faili meçhul da yapmaya başlayacak pek yakında.

5 Eylül 2008

No alkol yes zemzem

05.09.2008 @Hürriyet:

Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi, ''alkollü içki satan dükkan ve mekanların denetlenmesi için'' ÖZEL TİMLER kurulmasını kararlaştırdı. Çankaya Belediye Başkanı CHP'li Eryılmaz, ''Alınan bu karar Meclis'in CHP'li üyelerinden saklanarak alındı. Dava açacağız'' dedi.

05.09.2008 @Hürriyet:

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığından, Belediye Meclisinin “gece denetim ekibi” kurma kararının “içkiyi yasaklama amacını taşımadığı”, sadece “sağlık, gürültü, yangın ve iş yerlerinin çalışma saatlerinin denetimine” yönelik olduğu bildirildi.

Ne de güzel bahane buluyonuz siz yaa!

Yatır yatır büyüsün

Biraz parayı bulunca yapılabilecek yatırımlar listeme bir yeni madde eklendi:
Avcılar'da 3 katlı bir bina tutup kız öğrenci yurdu işletmek.

4 kişilik bir oda için 10 aylık dönemde kişi başı 5500 YTL istiyorlar!!
Küçücük bir hesapla tek bir odaya 4 çocuğun 1 ayda ödediği para 2200 YTL ediyor. Bir katta 6 oda olsa, 3 kattan 18 oda eder ki oh ki ne oh. 10 aylık aldıkları parayı 12 ay'a ortalarsak adamların aylık ortalama geliri 33,000 YTL.
Bunca matematikten sonra sıra geldi Sayısal'dan para kazanmaya... :p

4 Eylül 2008

İstifaaaa

İnsanın istediği an herşeyi bırakıp kapıyı çarpıp çıkamaması çok acı.
Modern zaman kelepçeleri bunlar olsa gerek.

Allah seni Davul etsin

Şu hayattaki en dayanılmaz şeylerden biri de acemi Ramazan davulcusuymuş. 6-7 yıldır hiçbir gece davul sesi duymayan bendenizi bile ahenksizliği ile yatağından fırlatmayı başardı eleman.
Düm-tek-düm düm-tek-düm tek tek-düm tek düm-tek tek- düm düm-tek düm
Bu davulcuların adam gibi çalabilmeleri için;
Eğitim şart!
Bu gece de uyanırsam kafasına terlik atmayı düşünüyorum. Umarım daha çok vahşileşmem.

2 Eylül 2008

İtinayla Ruh Beslenir

4 gündür bilgisayarlarımda (ev, iş, eş :p) sürekli dönen bir şarkım var a dostlar:

Gare Du Nord - Pablo's Blues

Hayatımda yaşadığım en zor lyric bulma süreci sonunda sözlerini de yazayım tam olsun diyebiliyorum;

Ah, the woman I love
took from my best friend
Some joker got lucky
stole her back again
You better come on
in my kitchen
baby, it's goin' to be rainin' outdoors

1 Eylül 2008

Anahtar - bölüm 2

Bu sefer öğrenme açlığıyla yanıp tutuşan bir takım arkadaşlar ziyaret etmişler blogu, kendilerini bilgilendirme konusunda yardımcı olabilmişimdir umarım. Şayet olamamış idiysem, azcuk daha uğraşayım istedim:

* Wonderland Online nasıl bir oyun?
Wonderland'le oyun olmaz canım. Yani olur da, oynanan sen olursun. Hala farkedememiş miydin bunca yıllık hayatında?
* Organ Mafyasının Cep Numarası
Turkcell'de bulamadığın için burada arıyorsun sanırım, ee adamlar ünlü ve meşgul. Rehbere kayıt etseler zırt pırt "Alo abi çıkma böbrek var mıydı?"larla uğraşacaklar. Bu yüzden cep numaralarını vermek yerine 0800'lü bir Müşteri Hizmetleri hattı kurulması planlanıyor. Altyapı çalışmaları tamamlanır tamamlanmaz sizleri haberdar edeceğim. Muhabiriniz Cevat Kelle.
* Borcu Batağındayım
Burcu olmasın o? Benim şu hayatta tanıdığım Burcu'ların geneli gıcık insanlardı, o bakımdan batak demiş olabilirsin. Ama eminim ordaa bir Burcu var uzaktaa, ve o Burcuu iyi bir insaann
* Kumaş Pantolon Giyiyorum.
Nerde giydiğine bağlı olarak aferin ya da püü denilebilecek bir insanmışsın. Ofiste, sokakta, süpermarkette bu davranışın takdir edilirken plajda terlikle kovalanabilirsin, demedi deme.
* Şüphen mi var?
Şüphesiz...
* Pazar sendromundan kurtulmak
Bilinmiyor, araştırılıyor. Ama ben çözümü buldum; pazartesini de tatil yaparsak pazar sendromu diye birşey kalmaz!
* Ginepig nereden alınır?
Gine'den. Ehehahe neyse, Eminönü'den alabilirsin, ayakkabı kutusuna koyup veriyorlar. İstanbul dışındaysan da Pet Shop'lara gidip 10 katı paraya temin edebilirsin çok lazımsa. Şirin hayvanlar olmalarının yanında çişlerini eğitimle en fazla 20 dakika tutabildiklerini, 20 dakika sonunda hala kucağındaysa üstüne salacaklarını unutma.
* Kız erkek mimi popo
Burada Mimi arkadaşımızın kimliği öğrenilmeye çalışılmış. Sanırım...
* la tanga roja.com
Ehueheu Allah tependen bakmasın! Kelime oyunu mu yapıyon bana düdük! Sevdim seni Pikachu.
* ğöt arıları
Amazonlarda yaşayan bir tür yabani arı olan ğöt arıları (Lt. apis ğöt) buldukları canlıları hormonların yön göstermesiyle kaba etlerinden sokan arılardır. Kendilerinin çok canayakın, eğlenceli ve entellektüel olduğu rivayet edilir.
* muzip tanrı ismi
Haşa deee!! Şirk koşmak en böyük günah. Tövbe et zındık. Şöyle aratacaksın : "Gavur Yunan Tanrısı Yandanyemiş Şarapçı Pezemenk Keçi Ayaklı Flüdünü Dittiğim Dötten Bacaklı"
Bloğumu mu kapattıracaksın len?!

Bugünlük de bu kadar. Yaz mevsimini resmi olarak bitirdiğimiz şu serin ve rüzgarlı 1 Eylül gününden hepinize esenlikler diliyorum.

31 Ağustos 2008

Alice the tembel businesswoman

Kendimi sabah 9'da finali olan ve daha çalışmaya başlamamış, üstelik derslerin hiçbirine girmemiş zavallı bir öğrenci gibi hissediyorum.
Bu duygu üniversite bitince bitmemeli miydi yahu?!

28 Ağustos 2008

Mahrumiyet Bölgesi

Elektrik yok.
Su yok.
Klima çalışmıyor.
Camlar açılmıyor.
Hava sıcak.
Tuvaletler karanlık ve susuz.
Ofis kolonya kokusundan geçilmiyor.
Müdürlerimiz home office takılmakta, onlara giren çıkan yok.

Ve benden iş bekliyorlar!!!
Bir tarafımla gülmek istiyorum bu zihniyete. Solitaire oynaraktan. Niah!

27 Ağustos 2008

Polis gördün mü kaç...

27.08.2008 @ Radikal :

Bursa ve Sivas'ta dur ihtarına uymayan iki kişi polis kurşunuyla öldü. 2008'de aynı gerekçeyle ölenlerin sayısı böylece 13'e yükseldi.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı tarafından hazırlanan bir rapora göre 2008 yılının ilk yedi ayında polisin ‘dur’ ihtarına uymadığı gerekçesiyle ya da açılan rastgele ateş sonucu 11 kişi öldürüldü. Bu rapordaki rakamlara iki gün içinde iki kişi daha eklendi. önceki gün saat 01.00 sıralarında polis, Sivas’ta ‘dur ihtarı’na uymayan bir aracı takibe aldı. Kaçmaya çalışan araca polis ateş açtı ve aracın sürücüsü 41 yaşındaki Turan Özdemir göğsünden vurularak öldürüldü. Poliste inceleme yapan polis, bira şişeleri buldu. Özdemir, alkollü araba kullandığı için polisten kaçmıştı. Aynı şekilde 25 Kasım 2007 tarihinde Baran Tursun isimli genç İzmir’de kafasından vurularak öldürülmüştü.

Polis'e yol sormayın.
Polis'le konuşmayın.
Polis'e güvenmeyin.
Polis'le göz göze gelmeyin.
Polis gördünüz mü derhal uzaklaşın.
Polis size birşey derse duymamış gibi davranın. Bir kere daha derse canınızı seviyorsanız cevap verin.
İşsiz güçsüz adamları skindirik bir sınavdan geçirip eline tam otomatik silahı verdiklerini unutmayın. Cinnet geçirip ailesini katledenlerin çoğunlukla Emniyet mensubu olduğu gerçeğini gözardı etmeyin.
Kısacası, polis gördünüz mü kaçın.

25 Ağustos 2008

Özgür Colin

19.08.2008 @ntvmsnbc.com :

Kaybolan yavru balina, yatı annesi sanıyor
Avustralya’da, annesini kaybeden yavru balina, bir yatı annesi sanıyor. Öyle ki yatın çevresinden ayrılmıyor ve yatı emmeye çalışıyor. Yetkililer, en fazla 2 aylık olduğunu tahmin ettikleri balinayı kurtarmak için annesini arıyor.


22.08.2008 @ntvmsnbc.com :

Yatı annesi sanan yavru balina uyutuldu
Avustralya’nın Sidney kenti açıklarında bir tekneyi annesi sanan ve emmeye çalışan yavru balina “Colin” uyutuldu. “Colin”in uyutulması, Sidney’de hayvan hakları savunucularının protestolarına neden oldu.

Bir de isim koymuşlar, sevimli sevimli... Show uğruna balinaları havuzlara tıkan zihniyet, şuncağızı kurtaramadı mı? Yaptıklarını daha insancıl bir çözüm olarak adlandırıyorlarmış. Yazık değil mi bu bebeğe :(

?

Hayat ne garip,
Vapurlar filan...

20 Ağustos 2008

Tarih

20.08.2008

Tarihe bakınca bugün böyle daha bir sevimli, daha bir afacan olmalıymış da sözünü yerine getirmemiş, kandırmış beni gibi hissettim.
Böyle tarihlerle ilgili saplantılara bir ad veriliyordu değil mi? Yok 07.07.07'de evlenmek, yok 09.09.09'da çocuk yapmak vs vs.

Düğüm

Kalple beyin savaştığında,

insanın boğazı düğümleniyormuş...

17 Ağustos 2008

Yettim gari!

Geldim ey ahali.
Saçlarımın uçları mısır püskülü gibi oldu. Rengi de turuncu zaten, ohh...
1 tek gün saat 3-5 arası 2 saat güneşlenerek müthiş bir bronzluk elde ettim, cildimi seviyorum.
Gözlerimin altında ne bir halka, ne de bir morluk kaldı.
1 aydır filan İstanbul'dan uzak gibi hissediyorum kendimi, o derece dinlenmişim yani.
Kardeşimin sınav sonuçları belli oldu, İstanbul'a geliyor. Ho hoo beklesin bizi İstanbul geceleri.
Çok süper fotoğraflar çektim.
Tavlayı hala sayarak oynamama rağmen feci öğrendim.
Ülkemizin en güney kısımlarındaki gençler için çığır açtım : araba kullanan bir hatun!

Bir de dialog aktarayım:
Alice, ki başında allı güllü bandanası, boynunda Canon EOS 400D'si, gözünde kırmızı çerçeveli güneş gözlüğü, ayağında bol bol pantalonu, belinde popo çantası (Süper bir icat), tarihi bir ören yerini ailesiyle birlikte gezdikten sonra terketmektedir. Civarda yaşayan ve ailesi muhtemelen pansiyonculuk yapan köylü çocuk bu tipleri görür, görevi pansiyona müşteri bulmak olduğu için önce durup uzun uzun süzer sonra da lafa girer:
Çocuk : Siz turist misiniz?
Alice : Hayır.
Çocuk : Ama turiste benziyorsunuz.
Alice : Turistlerin 4 tane bacağı olur bilmiyor musun? Ne alakamız var.
Çocuk : ...

8 Ağustos 2008

!!!

Bunu en son yaptığımda 15 yaşındaydım. O zamandan beri hep yapanlara özenir, ama yanıbaşımda kimseyi bulamadığımdan mıdır, çok alışılagelmiş olduğundan mıdır, klişe bulduğumdan mıdır bilmem hiç yapmaya meyletmemiştim bile. Bu gece yapıyorum tekrar.

Doğum günü çocuğu olacağım ey ahali! :D

Not: Yine tatile çıkıyorum, eşşek miyim neyim di mi :p 1 hafta sonra bronz tenim, ışıl ışıl saçlarım ve morlukları geçmiş gözaltlarımla görüşmek üzere...

Hulk Konserleri

Dün akşam saat 19:30 suları... Sokağa girdiğimde kocaman bir kamyonun yolu kapattığını görüyorum, mahalle muhtarı misali herşeyden haberdar bakkala sorduğumda aldığım cevap ilginç : "Konser varmış."


Şimdi, adres vermeden sokağımı tarif edeyim size. Tek yönden trafik akan bir daracık yol. Yol kenarında 1 sıra park etmiş araçlar. Şişli ilçemizin köhne arka sokaklarından biri diyebiliriz yani. Debisi (1 saniyede geçen araç miktarı) 1/360 olan sakin bir muhit.

Saat 20:00 sularında gürültü gelmeye başladı hafiften. 20:30 gibi doruk noktasına ulaşıldı. Bir kadın, bir adam, sonra bir başka adam, tekrar bir kadın sırasıyla elektro saz eşliğinde çığır çığır Türk Halk Müziği icra etmeye başladılar. Ben evimde sinirden ve şaşkınlıktan gülmeye başladığım sırada Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül aldı eline mikrofonu. O anda Şişli'nin 4 noktasında birden Halk Konserlerinin sürdüğünü söyleyip başladı seçim vaazını vermeye. Şişli'nin 3 noktasında daha benim durumumda olan garibanlar vardı demek ki. Bu adam 4 konseri de dolaşıp konuşmadan hayatta kesmezler müziği kanısına vardım. Konuşma bitti, elektro saz aldı sazı eline tekrar. İşkence saat 22:30'a kadar sürdü. Son 1,5 saat boyunca camımızın önünde çekirdek çitleyip arada göbek atan bir takım kadınlar peydah oldu. 22:30'da müzik sustu, kadınlar çekirdeklerini çitleye çitleye ve günün dedikodusunu yapa yapa evin önünden geçip gittiler.

Oy almak için her şey mübahtır. İnsanın 1 ay sonra gelen sevgilisiyle muhabbetinin içine etmek de, di mi!!!

7 Ağustos 2008

Bir patlama daha

07.08.2008 @ Hürriyet:

Üsküdar Belediyesi'nin ek hizmet binasının önündeki çöplükte saat 09.25'te bir patlama meydana geldi. Patlamaya havan topu mermilerinin neden olduğu açıklandı. Bu açıklamadan kısa bir süre sonra daha çarpıcı bir açıklama geldi. Patlamalar tesadüfen değil bizzat havan atışıydı. Üstelik bir kere değil tam 4 havan atışı... Şok eden bu bilgiden sonra gözler havan mermilerinin patladığı belediye ek tesislerinin 500 metre ilerisindeki 1. Ordu Komutanlığı'na bağlı Selimiye Kışlası'na çevrildi. Sızan bilgilere göre havan atışlarının asıl hedefi belediye binası değil Selimiye Kışlası'ydı.

Neler oluyor yauu?? Canlı bombayı, çöpe bırakılan bombayı filan aştık artık, bu seferki havan topu?! Nükleer bombaya kadar yolu var bunun gençler.

6 Ağustos 2008

Cumhur'un Başkanı Kayıp (!)

06.08.2008 @ Hürriyet:

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, dün akşam rektörler atamasını onayladıktan sonra ailesiyle birlikte tatile gitmek üzere Ankara'dan havalandı. Ankara-Antalya rotası çizilen uçak havadayken rota değiştirirken, Gül ve ailesinin nereye gittiği bulunamadı. Doğan Haber Ajansı Gül'ün uçağının Dalaman Havaalanı'na indiğini belirledi ancak daha sonra nereye gittiği öğrenilemedi.

Bir Mission Impossible durumu yaşıyoruz ülkecek. Bu ne gizlilik Allahasen? Sanırsın ki MOSSAD, gizli ajanı MXA8K'yı gizlice İran'a sokuyor. Tarikat kampına filan mı gidiliyor tatile de böylesine bir gizlilik sürdürülüyor? Brad Pitt'le angelina Jolie'nin ikiz bebeklerini görüntülemek bile Abdullah Gül'ü yakalamaktan kolaymış :p

5 Ağustos 2008

Ayrıl da gel Freeman!

Bir trafik kazasında ağır yaralanan Morgan Freeman, ölümle pençeleşiyormuş. Arabadan çıkarılma esnasında cep telefonuyla kendisinin fotoğrafını çekmeye çalışan kişiye "Bedava yok!" diye bağıracak kadar nüktedan ve kendindeyse kurtulacaktır diye ümit ediyorum.

Neden bilmem, çok severim kendisini. Belki Driving Miss Daisy'deki çekingen ama anlayışlı Hoke yüzünden, belki Robin Hood'da arkasında olan biten hiçbir şeye aldırmadan kıldığı şekilsiz namazından, belki Unforgiven'daki sadece gerektiğinde ağırlığını koyan ortaktan, ya da Se7En'daki anlayışlı hocadan, Bruce Almighty'deki muzip Tanrı'dan ya da Danny the Dog'daki sabır ve sevgi timsali âmâdan kaynaklanıyor bu sempati. Umarım 71 yılda aramızdan ayrılıp gitmez de kendisini daha bir sürü şeyde izletir bu kapkara dede.

4 Ağustos 2008

Sweet heart

Kardeşim sevgili yapmış. Ve bunu facebok'tan öğreniyorum. How nice...
Çok pis kaynanalık damarım tuttu. Çocuğun facebok profili de kapalı, inceleyemiyorum. Bir poke atsam da cevap verse, profil açılsa diyorum da tuttum kendimi. Bir ihtar şöyle filmlerdeki gibi "Onu üzersen kendini ölmüş bil adamım" geçiyor içimden. Film izlemeyi azaltmalıyım sanırım :p
Abla=abi yarısı mi yoksa abla=anne yarısı mi bilemedim şimdi...

1 Ağustos 2008

Ah Deezer vah Deezer

Neler oluyor internete bugünlerde anlamadım. Kapanan kapanana. Gemi azıya almak diye bir tabir var ya bizde, neyse...
Buzcevheri ve Taylan yazmış bugün, Dailymotion kapandı diye. Töbe tööbe çekip biraz müzik dinleyim diye Deezer'ı açayım dedim. O da ne?! "Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir". Cümlenin sonunda kimin bu saçma kararı aldığını gösteren bir ibare olmadığı gibi nokta bile koyulmamış. İlginnçç...
Bir bakın youtube'a, bir de deezer'la dailymotion'a. Kendini hacker sanan bir lamer işi mi bu, Adalet Bakanlığı'mızın parası kalmadı adam gibi IT'ci tutacağına internet cafedekilere mi yaptırıyor kapattırma işini, yoksa o kadar çok site kapanıyor ve insanlar o kadar tepkisiz ki "Ağmaaan nolcek" demeye mi başladılar?


Ciddiyete bakın, anlarıyla şanlarıyla yazıyorlar mahkemeler isimlerini.

Bir de şu laubaliğe bak baakk! Bir gariplik yok mu sizce de?

30 Temmuz 2008

Hot


Yaz bebeği olmak sıcağı sevmek anlamına mı geliyordu, yoksa nefret etmek mi?
Havanın gavur şeysi gibi yandığı bu günlerde katiyen soğuk suyun altına girememem bu yüzden olabilir gibime geldi. Manyak gibi en fazla sıcağa yakın ılık suyun altına girip 10 dakka böyle ohhh durur mu insan? Naylon gibi sıcakta yumuşama özelliğim var sanırım...

28 Temmuz 2008

Son Dakika

Saat 21:50 sularında Güngören'de meydana gelen patlamanın ardından yaklaşık 10 dakika sonra ikinci bir patlama gerçekleşti. İnsanları ikinci patlamanın gerçekleşeceği bölgeye adeta yem atar gibi çeken ilk patlamanın ses bombası, asıl zararı veren ikinci bombanın ise plastik patlayıcı olduğu belirlendi. Şu anda 14 ölü, 15'i ağır olmak üzere 140 yaralı bulunuyor.
İlk patlamaya sebep olan ses bombasının beton bir çöp bidonuna yerleştirildiği, bu bidonun hemen yanında bir telefon kulübesi bulunduğu, ikinci bombanın patladığı bölgede de bir başka telefon kulübesi bulunduğu belirtildi. Bu yüzden bombaların telefonla patlatılan uzaktan kumandalı düzenekler olduğu söyleniyor.
Bu, 26 yıllık hayatımda duyduğum en iğrenç, en aşağılık, en üzücü ve en sinirlendirici olaylardan biri. Balık yemler gibi ilk bombayla yardım etmek isteyen insanları bir bölgeye çekmek ve hepsinin ortasında ikinci bombayı patlatmak... O kadar midem bulanıyor ki şu anda anlatamam. Sabaha kadar uyuyamayacağım. Mideme ağrılar girecek. Nefretle dolan kaşlarım çatılmaktan ağrıyacak.
"Küçük Amerika" diye geçinen Türkiye'min "Küçük 11 Eylül'ü" mü acaba bu? 14 canın hesabını Ergenekon'a mı kesecekler? "İnsanların böyle yoğun bulunduğu bölgelerde sivil polisler olmalı" isteğini NTV canlı yayında herkese duyuran vatandaşı bahane edip Polis Devleti'ne temel mi oluşturacaklar? Yoksa Korku Devleti projesinin bir kolu mu bu? Yarın iş çıkışı eve gelirken metroyu bomboş mu bulacağım? İnsanlar serin bir yaz akşamında ailecek yürüyüş yapıp çekirdek çitlemeyecek mi artık? Daha önce sivil halka bu tarz bir saldırı hatırlamadığım için PKK'ya atılacaksa suç, ondan da emin olamayacağım. Sanki PKK kendi başına hareket eden bir oluşummuş gibi, "Bütün suç onların" deseler, onlara bu emri veren Big Brother'ın bizim sevgili hükümetimizin kimbilir hangi projesini desteklemek için bunu yaptığını düşüneceğim. Ordunun bütçesi mi arttırılacak, daha fazla silah alabilmek için? Ya da polisin yetkisi mi abartılacak, "Telefonla patlatılmış bombalar bunlar, biz de telefonları dinleyebilmeliyiz" diyerek? Sokakta durdurulup üstümüzün aranabilmesine mi yol açacak bunlar? "Bombacının görüntüsü M.O.B.E.S.E kamerasına yakalanmış"la övünüp bütün sokakları kameralarla mı dolduracaklar ya da? Ne için yaptığınız bunu ha? Ne için insanlar bundan sonra bir patlama duyduğunda yardıma koşacaklarına evlerine sinecekler? Ne için öldürdünüz 14 insanı? Allah binbir türlü belanızı versin.
PS.Cumhurbaşkanımız çıkıp "Bu saldırıyı yapanları lanetliyorum" demiş. Büyücü müsün sen be?!
PS2. Bu olay yaşandığında sazlı, sözlü eğlence programlarını kesip "Son Dakika" haberlerini vermeye tenezzül etmeyen TRT1, Star, Atv ve Kanal D : Geberin hepiniz!!
PS3. Sabah sabah büyük gazetecilik olayıymış gibi kopan kolları bacakları, yerde yatan çocuk cesetlerini ana sayfaya taşıyan gazeteci müsvetteleri! Aferin, çok güzel işler başarıyorsunuz. Patlamalar lokaldi, korkunun ve paniğin bütün Türkiye'ye yayılmasına ne de güzel hizmet ediyorsunuz agucuk gugucuk

26 Temmuz 2008

İşimdeyim Gücümdeyim

Dün fotoğrafçılar ve dergi editörüyle birlikte çocuk çekimine gittim. Önce Ataköy'de 4 yaşındaki kız ikizler, sonra Şişli'de 1,5 yaşlarında çok tatlı bir erkek çocuğu çekildi.

Sonuçlar:

* 1,5 paket filan sigara içmişim.
* Belimde fıtık olduğundan şüphelendiğim bir ağrı peydah oldu.
* Karnım kocaman şişti, kendimi balon gibi hissediyorum.
* Rehabilite olup aklımdan bütün gün yaşananlar çıksın diye gidip Raffaello'nun Melekler tablosunun puzzleını aldım, dertsiz başıma dert!
* Başımın ağrısı geçsin diye 12 saat uyudum.
* Bebeler poz versin diye yaptığım şebekliklerden utancımdan bir müddet aynaya bakabileceğimi sanmıyorum.
* Çook zengin bir kocam olursa çocuk doğurmaya karar verdim; evde her çocuğa 1 adet yatılı bakıcı düşmeli.
* Olur da ikizlerim olursa onlara asla ve asla aynı kıyafetlerden almamaya karar verdim. Çok korkunçtu.
* Bundan sonra sadece 18 yaş üstü mankenlerin çekimlerine gidebilirim. Bünye başkasını kaldırmaz.
* Çocukları sevmedikçe onlar sizi seviyor. Pek sıkıştırmadığınız için yanınıza geliyorlar fln. İnsanın sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş zaten...

24 Temmuz 2008

Sucu Geldi Hanıımm

07.05.2003 - Yeni Şafak:

İstanbul'un su problemini İSKİ Genel Müdürü iken çözen DSİ Genel Müdürü Prof. Dr. Veysel Eroğlu, şehrin gelecekteki su sıkıntısının tek çözümü olarak gösterdiği Melen Projesi'ni de sonuçlandıracağını açıkladı. Önceki hükümet döneminde Japonya'dan kredi talebi girişiminde bulunulan proje için iki aşamada toplam 900 milyon dolar kredi temin edildi.

07.05.2007 - Radikal :

Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü, içme suyu barajlarındaki doluluk oranlarında geçen yıla göre düşüş olduğunu, İstanbul, Ankara ve Bursa'da içme suyu sıkıntısı bulunduğunu belirledi.

05.04.2008 - Sabah:

İstanbul Büyükşehir Belediye(İBB) Başkanı Kadir Topbaş, İstanbulluların tasarrufa devam ettiği sürece kentte bu yaz su kesintisi yaşanmayacağını belirtti.

27.06.2008 - CNN Türk:

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, barajlardaki doluluk oranının yüzde 34'lere gerilediğine işaret ederek, ''Tasarrufa devam edildiği müddetçe İstanbul'a su sıkıntısı yaşatmayacağız'' dedi.

07.07.2008 - İnternet Haber:

Başkan Kadir Topbaş, “Susuzluk her daim gündemde, dünyanın artık doğal kaynakları tükeniyor" dedi.

10.07.2008 - Referans:

Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, İstanbul'un suyunun bitmek üzere olduğunu ve Melen Çayı'nda kuruma bulunduğunu belirten İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ı yalanladı. Bakan Eroğlu dün "Bu yaz su kesintisi falan olmayacak. Melen'de kuruma falan diye bir şey yok. İstanbul'da bir problem yok. Şu anda Terkos'ta yeteri kadar su var. Bunlar, vatandaşa, tasarruf etsin diye söyleniyor" dedi.

24.07.2008 - Saat 01:00 suları : 4.Levent - Levent arasında Kanyon AVM ve Metrocity AVM önlerinde 6 adet su tankeri. Her bir tankerde 2'şer görevli. Alışveriş merkezleri önündeki kaldırımları ve yolları basınçlı su ile yıkıyorlar. Louboutin ayakkabılar toz olmasın diye.
Süper bir milletiz.

22 Temmuz 2008

Bir Giden Daha



Suna Pekuysal'ı kaybettik.

Çocukluğumuzun tonton teyzelerinden biri daha gitti.

Allah rahmet eylesin.

21 Temmuz 2008

Açık Büfe

Bayrampaşa cezaevi Bakan Şahin’in “Bugün çağdışı bir infaz sistemini de terk ediyoruz” beyanatı ile boşaltıldı. Yapımı 12 yıl sürmüş, geçen 40 yılda adını efsanelere yazdırmış cezaevinin, meraklıların ilk ve son kez dolaşmasının ardından kapılarına kilit vuruldu. Herkes alkışladı, herkes zafer çığlıkları attı.


Şimdi benim merakla beklediğim çok değil 2-3 ay sonra buranın yıkıldıktan sonra ne inşaasına başlanacağı. Devasa bir alışveriş merkezi? Kocaman havuzlu gymli bir site? 6 yıldızlı bir Arap oteli? Çember Sakal Holdingler grubunun ana binası? Bekleyip görelim bakalım...

18 Temmuz 2008

Tesadüf

Yeterince boş beleş yatıp dinlendikten sonra mimimize dönme vakti...
Buzcevheri'ne gelen orjinal mim konusu “Hayatınızda tesadüflerin yeri nedir?” iken, kendisi işgüzarlık yapıp onu "Senin için en güzel tesadüf ne olurdu?"ya çevirmiş, öyle yollamış. (Bol bol CSI, NCIS izliyorum, çok pis iz sürerim) Ben modifiye sevmediğimden ilk haline göre bir öykü anlatacağım size.

Bir varmış bir yokmuş, ülkenin birinde gözleri ışıl ışıl parlayan, hayatı güzel sanan bir Esas Kız yaşarmış. Bu Esas Kız'ın çok sevdiği bir de erkeki varmış, göz göze diz diz yaşayıp gidiyorlarmış. Aşktan gözü kör olmuş musmutlu Esas Kız, bir gün durup dururken "Ayrılalım" lafını duymuş erkekinden telefonda. Anlam verememiş böyle pat diye olan ayrılığa, ama zorla da bir arada kalamazlarmış ya. 1 hafta sonra oturup konuşalım demiş erkeki, üzgün Esas Kız da kabul etmiş. O 1 hafta ona 1 ay gibi gelmiş tabii, en sonunda Cumartesi olup karşılıklı oturduklarında erkeki ona yeni biriyle tanıştığını, hatta bir önceki gün kızın onlarda olduğunu söylemiş. Esas Kız kahrolmuş tabii, çok da sinirlenmiş daha oturup konuşmadan, geçen hafta yattığı yerdeki sıcağı geçmeden bambaşka bir kokunun onun yerini almasına. Sonraki günler boyunca çok ağlamış Esas Kız, ruh gibi dolanmış ortalıkta, bol bol film izlemiş, eski arkadaşlarıyla görüşmeye başlamış tekrar. Bu eski arkadaşlardan biri internetten yeni bir kızla tanışmış, onun aklını çelmeye çalışmaktaymış. Gel zaman git zaman Esas Kız bayağı düzelmiş, eski hayatına geri dönmüş. Eski arkadaşlarıyla da görüşmeye devam ediyormuş. Sonra bir gün, arkadaşının internetten tanıştığı kızın adını öğrenmiş, yaşını, hangi okula gittiğini, bölümünü, derken fotoğrafını görmüş. Bu internet kevaşesi erkekiyle internetten tanışıp 3 günde bacaklarını ayıran hatun değil miymiş?!


Ahaha tesadüfe gel!! Düşünmüş
Esas Kız, ya onun çevresindeki erkeklerin listesi varmış bu rospikte ya da internette dolanan her pipiliye veriyormuş. Arkadaşı bunu öğrenince kıza bir oyun oynamayı önermiş, onu kendisine aşık edip maymun edecekmiş. Kısa zaman sonra kızın msn logları gelmeye başlamış Esas Kız'ımıza, arkadaşına nasıl yem attığını görüp "Çüş! Oha! Yuh!" diyebilmiş anca. Günler geçtikçe farketmiş ki Verengül'ü oyuna getirecek olan arkadaşı sebili görünce caymaya başlıyor, konuşmuş onla. Bakmış arkadaşın aklı çoktan kaymış alt bölgeye, ona da "Sie!" çekmiş, rahatlamış. Esas Kız'ımız da bir tesadüf ile hayatındaki ne kadar çok gereksiz şeyden kurtulduğuna şaşmış kalmış.

Yorumlarınızı dikkatli yapın ha :p

Mimi Rüştü gibi içeri alacaklara değil, Cech gibi kafayı gözü yarma pahasına tutacaklara atmak isterdim ama farkettim ki hepiniz tembelsiniz!! Yine de şansımı deneyeyim bakalım, buyrunuz;
Canselmo Bey, Lady Jade, Cem Bey.
Hadi beni şaşırtın :D

16 Temmuz 2008

Konser Girl

Çok uykum var ey ahali.

Pazar Massive Attack
Pazartesi Raul Midón
Salı The Nina Simone Tribute Concert

Kültürden, müzikten, elitizmden yoruldum yeminlen. Azcık kendime geleyim, Mimi'nin mimini (:D) yakalayacağım. Sizlere çok çarpıcı bir hikayem var. (Uuuu!)

Beni izlemeye devam edin. Iyk.

14 Temmuz 2008

Trip-hop sen çok yaşa!

Az sonra yapacağım şeye halk dilinde nispet deniyor.

Dün akşam Massive Attack konserindeydim efendim. Bu adamlar zaten tee ortaokul çağlarımda aklımı başımdan almış olduklarından ve 2003'te kendilerini izleme&dinleme olanağı bulamadığımdan kelli dört gözle beklediğim 13 Temmuz konseri, ciddi ciddi beklemeye değermiş!
Boy fukaralığından ötürü sahne showunu izlemek için sık sık parmak ucuna kalkmak, zıplamak, sevdiceğin kucağına tırmanmak gibi aksiyonlara girmiş olsam da görebildiğim bile bana yetti.
"Ne yazıyo, nee?" gibi 80'lik nene ısrarcılığıyla sahnede neler olup bittiğini sorarken bir ara "Oktay Kaynarca-Ebru Şallı-Demet Akalın-Derin Dekolte-Hande Yener-Benim her yerim güzel"lerin ekrandan kaydığını öğrendiğimde eşşek kadar bir platformlu ayakkabı giyip gitmediğime yanmadım değil. Ayrıca hermafrodit sesli eşşek herifi de kınamak istiyorum buradan. Angel'ı katleden moruk, adın da Horace Andy imiş, kendini Küçük Emrah mı sanıyosun sen?! Şeyimin arabeksçisi! O ne biçim a-ı-a-ı-a-ı diye eko yapmaca?! Sinir küpü oldum sayende yeminlen.

Yalnız dinleyici kitlesi oldukça ilginçti, Etiler ve Cadde sosyetik gençliğinin sırf ünlüler diye doluşmadığı herhangi bir konser kaldı mı zaten? Konserden sonra havuza dalan 2 deli! Sizin yüzünüzden öyle bir gerilmiş ki Güvenlik, bizim ayaklarımızı sokmamıza bile kızdılar(!)


Konuşma hakkı, susma hakkı, özgürlük, devrim gibi kavramlarla ilgili ünlü kişilerin sözleri ekrandan kayarken bunların da sadece showun bir parçası olduğunu bilmek alttan alta iğnelese de birşeylerin dile getirilmesi, hem de Türkçe olarak, güzeldi işte.
Son not : Sahnedeki ışık oyunlarını yapan arkadaşların adı "United Visual Artists". Kendileri alınlarından öpülesi. Yiring.

11 Temmuz 2008

Anahtar

Herkes google analytics kullanıyor ama benim eski takıntım Stat Counter. Baş harflerini büyük yazmamdan nasıl bir fanatik olduğumu anlayabilirsiniz sanırım :p Gezdiğim pek çok blogda rastladığım "Keyword Analysis" kısmı bizim milletteki internet kullanıcılarının ne kadar çaresiz, abaza ve yeniyetme olduğunu da gösteriyor. Buyrun bir de bu bloğa ne ararken düşmüşler onu inceleyelim:

* "playboy kızları" : E! kanalında yayınlanan "Girls of the Playboy Mansion" programı üzerine yazdığım inceleyici yazı sonucu buraya ulaşan arkadaşlar, üzgünüm Google'daki fotoğraflarından başka bir şey yok elimizde. Yazılarla ilgilenmediğinizi düşünürsek ararken "Görseller" kısmını kullanmanızı öneririm.
* "roja blind" : Kör gözüne kızıl'ın gibi bir şey sanırım. Bir de bunu arayan arkadaş 3-4 günde bir ısrarla arayıp bloğa geliyor. Ne arıyosun kuzum?
* "eski mutub" : Bu ne demek diye Google'da arattım; "Youtube mutub" şeklinde bir ikileme kullanımından başka bir sonuç çıkmadı. Bunu arayan arkadaş ya da arkadaşlar da düzenli olarak her gün deniyorlar şanslarını. Bir açıklayın rica ederim, nedir bu?
* "sayısal çıkınca" : Sana çıkmayacak, sırada ben varım. Boşuna ümitlenip plan yapma.
* "magnum bedava çubukları nasıl olmalıdır" : Bence yenebilir olmalıdır, çikolatadan. O tahta şeyin üzerinde çikolata bulaşıklarını yalamaya çalışırken tahta tadı almaktan bıktım. Yetkililer duyun sesimi.
* "hülya kocyigit hülyali geceler film", "hülyali geceler ve kara boa", "hülyalı geceler" : O filmdeki kişi Hülya Koçyiğit değil, tamam mı?! Kınalı Yapıncak öyle şeyler yapmaz. Montajın dik alası.
* "off ya cok bunaltıcı hersey" : Sensin o.
* "cocuklar icin en yararli meyve suyu" : Bence Portakal suyu, ama Nar suyu da antioksidanmış. Çilek suyu vermeyin de ne verirseniz verin.
* "dudağımın arasında beyaz bir pipetle" : Eee? Devam et çok güzel gidiyorsun.
* "despotluk ne demek" : Despotluk kişinin kendisine yakışanı giymesidir. (Aehuauh bunu da yazdım ya sonunda)
* "kedi boku bayram" : Bizimkilerin yaptıklarına isim koymadım, ama Bayram'dan ziyade Şitsettin daha uygun gibi.
* "alice in wonderland la santa roja" : Yes, that's me! Kimlik karmaşasının ortasındayım.

Bir de çok ayıpçı şeyler var; iyi ki bir Playboy Mansion yazısı yazdık, hedefi şaşırtmışız. Burda yok öyle içerik. Proxy ayarlarını yapmayı arasanız Google'da daha faydalı olacaktır.

9 Temmuz 2008

I'm a zebra in London

Çok hoş bir blogda dolaşırken gözüme takılan bir görüntüye dikkatinizi çekmek istiyorum:


Fotoğraf 1900-1920 yılları arasında İngiltere'de çekilmiş. Ve evet, yanlış görmüyorsunuz; arabayı çeken bir zebra. Sen git, Afrika'da her yeri sömürgeleştir, üstüne oranın düzlüklerinden vahşi zebraları al getir yağmurlu leş memleketine, tık karanlık ve iğrenç bir ahıra, sonra da o hayvancıkları arabaya bağla çektir kendini. Sömürge anlayışı bu kadar geniş kapsamlı adamların, işgal ettikleri yerlerdeki zenginlikleri, insanları, hayvanları, tarihi eserleri al; ülkene getir, dilediğin gibi harca.
Üzerinde güneş batmayan imparatorlukmuş, peh...

8 Temmuz 2008

Korku Devleti

Kuddusi Okkır.

Bu adamı ne tanırdım ne de bilirdim önceden. Fakat onun sayesinde ya da yüzünden şu anda kendimi küçücük, korunmasız ve kırılgan hissediyorum.

20 Haziran 2007 tarihinde Ergenekon çetesinin kasası olmakla suçlanarak evinde apar topar göz altına alınıyor Kuddisi Okkır. Televizyonda bu gözaltına alma görüntülerini izlediğimde pantalon askısı olan bu tombik yanaklı ve göbekli adamın yasadışı bir işe karışmış olabileceğine inanamamıştım. (O zamanlarda Ergenekon davasının böyle kokacağını bilmiyorduk tabii, "İçeri alınıyorsa bir suçu vardır"dı.). Kendisinden bir daha haber almadık. Ta ki 1 Temmuz 2008 tarihine kadar.


1 Temmuz'da televizyon ekranlarına yansıyan görüntünün 1 yıl önceki adamla uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktu. Beyaz çarşaflar içinde bir hastane odasında bilinci kapalı olarak yatıyordu ve başucundaki karısı "Kocamı benden sapasağlam aldılar, komada geri verdiler" diye ağlıyordu. 5 gün sonra, 6 Temmuz 2008'de Kuddusi Okkır öldü.

Adamın suçlu ya da suçsuz olması hiç umurumda değil. Ama söz konusu olan bir insan. Söz konusu olan 1 yıl boyunca hapiste tutulan ve neyle suçlandığı dahi kendisine söylenmeyen bir insan. Söz konusu olan tek kişilik hücrelerde, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde ve daha bir sürü hastanede baştan savılan ve hastalığı gerektiği gibi tedavi edilmediği için serbest bırakıldıktan 5 gün sonra ölen bir insan. Yaşadıklarını okurken bile insanın içi sıkışıyor.

Bütün bunlardan sonra sizi bir anda gelip sebep göstermeksizin hapse atabileceklerinin, tek kişilik hücreye kapatılıp psikolojinizi bozabileceklerinin, kanser olsanız da doğru düzgün muayene ve tedavi görmediğiniz için kısa sürede ölüp gidebileceğinizin, kasa olarak gösterilirken cenazenizi belediyenin kaldırabileceğini, yakınlarınızın sadece arkanızdan ağlayabileceklerinin fakat hiçbir şey yapamayacaklarının farkında mısınız? Sizi isterlerse alıp kimseye bir açıklama yapmadan bir yere kapatabilir ve ölene kadar orada tutabilirler. Küçücüksünüz, zavallısınız, korunmasızsınız, kırılgansınız, acınacak haldesiniz, çaresizsiniz, savunmasızsınız, haksızsınız, söz hakkı olmayansınız, ezilensiniz, eziksiniz. Öyle misiniz?

Kendimi resmen V for Vendetta, Persepolis ya da 80'ler Türkiye'sinde gibi hissetmeye başladım.

Koşun Alice Emo oldu!!

Yeniyetmeler gibi "Life sucks man!" diyesim var.

Ama hayat gerçekten iğrenç bu aralar. İşimden bıktım, kaprislerden - ego tatminlerinden bıktım, evde problemler var, sevdiğim adam 2,5 yılın ardından beni burda tek başıma bırakıp terk-i şehir yapma niyetinde, ülke bok çukuruna döndü, havalar çok sıcak, ekonomik yönden belimi doğrultamıyorum bir türlü, kedim kaçıp duruyor, iş başvurusu yapmak için yeterince ilan yok, başvurduğum işleri de yapmak istemiyorum zaten, arkadaşlarımla iyice koptum kimseyle görüşmüyorum, ilgimi çeken hiç bir etkinlik yok (Pazar günkü Massive Attack konseri hariç), ÖSS sonuçlarını bekleyip kardeşim için endişeleniyorum, annem bu aralar hep hasta korkuyorum, bileğim hala eşşek gibi şiş her adımda acıyor ama özel doktora gidecek param olmadığı ve Baltalimanı Hastanesi randevu alınamayacak kadar yoğun olduğu için yok sayıyorum, şaka maka yaşlanıyorum.

Ne kuaföre gidip kendimi şımartasım var, ne film izleyesim ne de müzik dinleyesim. Her yerde çılgın indirimler olduğunu duyuyorum ama bir çöp alasım yok. Evde 5 partilik alkol var, elimi bile sürmüyorum. Çikolata bile yemedim ne zamandır. Okunmamış kitaplar kitaplıktan taşıyor. İyi bir veteriner bulmam lazım 3 aydır, kedimi çok sevmeme rağmen daha aramaya bile başlamadım.

Özetlemek gerekirse; hayat uyuz ve ben de onunla yarışıyorum bu konuda!

7 Temmuz 2008

Ar damarı çatlamış kadın!

Haberlerde duymuş ya da gazetelerde okumuşsunuzdur muhtemelen, ama buraya hakkında yazmadan geçemeyeceğim bir olay vuku buldu geçtiğimiz ay içinde.

İddialara göre Galata Köprüsü'nde balık tutmakta olan Gülcan Köse (28) üzerindeki tayt ve t-shirt ile vücudunu teşhir ediyordu. Halkımızın ahlakını korumakla sorumlu polislerimiz, olaya derhal müdahele edip bu arsız kadını yakalayıp merkeze aldılar. Ar ve haya duyguları über düzeye ulaşmış hakimimiz de kendisine 5 ay hapis cezasını uygun buldu. Bunun üzerine kimi rospik ruhlu kadınlar da Galata Köprüsü'ne giderek "Bedenimiz bizimdir", "Ne giyeceğimize biz karar veririz", "Ar değiliz, Zar değiliz, Mal değiliz, Kadınız", "Cinselliğimiz bizimdir" gibi halkı kötü yola teşvik edici pankartlar açtılar.


Bu, yakın zamana kadar kimi medya kuruluşlarının olayı anlattığı biçimdi. Gülcan Köse, uzun zamandır koruduğu sessizliğini bozunca hikaye başka bir hal aldı:

Eşinden ayrılmış ve 2 çocuğunu göremeyen bir kadın olan Gülcan Köse (28), stresten kurtulmak için arada Galata Köprüsü'ne gelip balık tutuyordu. Bir gün üzerinde dizine kadar tayt ve dizinin biraz üstündeki elbisesiyle gene balık tutarken 2 adet güvenlik görevlisi gelip kendisine sözle sarkıntılık yaptığında kadın önce "Beni rahat bırakın" dedi, sonra da küfretti. Adamlar gittikten kısa süre sonra bir ekip aracı gelerek uygunsuz kıyafetle herkesi(!) rahatsız ettiğini söyleyip kadını araca bindirmek istediler. Orada balık tutmakta olan bir genç, bayanı rahat bırakmalarını söyleyince polisten dayak yedi. Olay büyümesin diye ekip aracına binen kadın bir otoparka götürüldü ve tacize uğradı, daha sonra orada bırakıldı. Yaşadıklarına dair şikayette bulunmak üzere karakola giden kadın da burada dayak yedi, korktuğu için şikayette bulunmadı. Bütün bu başına gelenlerin balık tutarken rüzgarda eteğinin havalanması yüzünden olduğuna inanamıyordu.

Şimdi, kadının tipine bakın Allah aşkına:

Bu mudur teşhirci kadın?

Bunun bir sonraki adımı mini etek giyenleri, daha sonra dekolte verenleri, en sonunda başı açıkları mı "hayasızca hareketler" sergilemekten içeri almak olacak?

Paranoyak değilim ama bazı şeyler hiç iyiye alamet değil.

6 Temmuz 2008

Gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var?

Öyle gerekiyor gibi göründüğü için birini bırakıp gitmek ve bırakıp gitmeyi düşünebilmek aynı şey midir?

Bana öyle geliyor da...

4 Temmuz 2008

Organ mafyası bebeklerin peşinde

Bu kadarına da pes diyorum. Olabilir mi ya??

Gebze'de kocası vardiyalı olarak çalışan bir kadın, gece çok sıcak oluyor diye salona yer yatağı serip iki çocuğunu da alarak uykuya dalıyor. Sabah 7 gibi bebeğinin ağlama sesleriyle uyanan kadın, 8 aylık çocuğun kucağında olmadığını görüyor ve sersem bir halde sese doğru ilerliyor. Karşılaştığı manzara korkunç, mutfak zemininde kıyafetleri çıkarılmış bir halde yatan bebeğin kalp ve böbrekleri bir kalemle işaretlenmiş. Çocuğun yanında bir bıçak, koltuğun üzerinde enjektör, pamuk, bir tüp içindeki sıvı gibi şeyler. Dondurucu ve buz dolabının kapağı sonuna kadar açık. Kadın bebeğini alıp hemen aynı apartmanda oturan kaynının evine koşuyor, polis aranıyor, incelemeden sonra penceredeki sinekliğin çıkarılıp pimapenin contasının zorlanarak eve girildiği, annenin ve büyük çocuğun spreyle uyutulduğu, gece 4 civarında yan komşunun uyanıp mutfak ışığını açmasıyla da evdeki şahıs ya da şahısların kaçarak uzaklaştığı anlaşılıyor. Mutfakta bebeğin bıçakla yırtarak çıkarılmış atleti bulunuyor daha sonra.

Nasıl ya??!!

3 Temmuz 2008

Şeyimin müdürü

İzindeki müdürüm zort diye çıktı geldi gene. Odasına geçici olarak koyduğumuz herşeyi boşaltmamızı istedi. Kadın 22 Eylül'de işbaşı yapacak. Yani tek derdi "Ben hala sizin müdürünüzüm, benim dediğim olur"u kendine ispat edip egosunu şişirmek. Hazımsız insanlardan nefret ettim. Yöneticilik sadece mantıksız direktifler verip uygulamasını kontrol etmek değil.
Bugün itibariyle burası bitmiştir gözümde. Bekle beni kariyer.net!

1 Temmuz 2008

Dışı kısa içi uzun bir tatil

Akşam eve girebildiğim bir salı akşamı tatil yazımızı da yazalım, tam olsun.
Yalnız kaldığım yeri söylemeyeceğim, zira çok insanın bilmediği ve bilmesini istemediğim sıcacık bir mekan. Arama motorlarında alakasız insanların önüne çıkmasın, moda olmasın, bozulmasın derdim. Bu sebeple de çok fotoğraflı bir yazı olamayacak, üzgünüm. Gerçekten ilgilenenler için hiçbir zahmetten kaçınmayarak bloğa özel bir mail adresi alıp profile ekliyorum, ordan gelen sorulara mülakat sonrası cevap verilecektir :p

Yazı bittikten sonra geri dönüp yaptığım edit : Hulen anneme hesap verir gibi yazmışım, bu ne ayrıntı bu ne uzunluk?!

Gittiğimiz cennet, Fethiye. İlk gidişim olmadığı ve umarım son gidişim de olmayacağı için genel olarak bir "kardeş gezdirme" tatili olmasına rağmen son derece keyifliydi. Ayrıca kardeşe üniversite hayatını anlatmayı kendine borç bilmiş bir abla olarak taksi kullanımı, lüks yemek, hatıra eşya gibi gereksiz harcamalara yer vermediğim için de eğitici bir tatil oldu.

İlk gün akşam üzeri ulaşabildik hedefe, çadırımızı kurduk doğuyu hesaplayarak, sonra yorgun bünyeleri dağ ve deniz manzarasıyla dinlendirdik, ortamdaki gavur ve Türk turistlerle hoşbeş ettik. İçlerinden aynı yerde 3 aydır tatil yapan Christopher aklımızda en çok yer etti ki kendisi ilerideki günlerde yerini sağlamlaştıracaktı. Akşam da tavuk gibi 10:30'da uyumaya gittik. Ama uyumak ne mümkün? O çadır 159'luk ben ve benim boyutlarımda bir kişiyi daha alacak şekilde tasarlanmış. 175'lik kardeşin dizleri benim üzerime doğru büküldü ve haliyle sabaha kadar kıpırdandık. Üstüne üstlük daha önce açık havada uyumamış bir insan olan kardeş dağın başında çadırda yatma fikrinden pek de haz etmedi. Sabah erkenden bungalowlardan birine taşındık, işin içine azcık lüks karıştı ama olsun, yazık.

İkinci gün doğru Ölüdeniz'e yollandık, bunca yıldan sonra hala güzel yahu! Son kullanma tarihi 3 yıl önce dolan öğrenci kimliğimi ve sevimli suratımı kullanarak 2 öğrenci bileti alarak içeri girdik. Fakat tesis içinde sevimlilik bir işe yaramadı, iki hamburgere 12 YTL verdik acıkınca. Yaklaşık 2 saat yattım öğleden sonra güneşinin altında, söylemesi ayıp müthiş bronzluk için bana yeter de artar bu kadar zaman, sonra fıstık gibi bir tenle bir kere daha girdik çıktık suya, dönüşe geçtik. Gene herkes bizi turist sandı, İngilizce konuşmaya çalıştılar, bozmadık. Dönüş yolunda Christopher'la karşılaştık. Duş, akşam yemeği, yıldızları izleyerek yapılan üç beş muhabbetin ardında bu sefer bungalowumuza geçip dizlerimizi gere gere bir uyku çektik.

Üçüncü gün uyandığımda her yerim fosur fosur kabarmıştı, penceresinde tel örgü olan bungalowumuzun içinde bir sivrisinek tuzağa düşmüş ve öç almak için bize saldırmıştı. Aradım aradım bulamadım, gece bulurum diye de pek umursamadım. Sabah oyalandık, kitap okuduk, muhabbet ettik, öğleden sonra olunca da Kelebekler Vadisi'nin tepesinden aşağıya inmek olan tatilin en kastırıcı bölümünü gerçekleştirmek üzere yola çıktık. Omuzlara ıslak tişört serip başa ıslak bandana takarak en kutsal yükümüz olan 1 şişe soğuk suyla inişe başladık. 3 sene önce, ayağımın altındaki gevşek taşlar kayıp uçurumun üstünde bir halata tutunur halde sırtımı kayalara geçirdiğim kısma yaklaşırken içim pır pır etse de kardeş ürkmesin diye ses etmedim. Çok fazla olaylı olmayan bir şekilde aşağıya indik (ben, kardeş ve orda tanıştığımız 2 adam yol arkadaşı), denizimize girdik, gölgede uyukladık. Denizde 2 tane ölü balık, 1 tane kıpkırmızı ölü deniz yıldızı ve 3-4 tane deniz kırkayağı(!) bulduk ama sonradan bir tekneden atıldıklarını anladık. Christopher'ı gördük, o da tepeden inmiş üzerinde sadece bir mayo ile. Azcık muhabbet ettik, güneşin azalmasını bekledik ve yukarı tırmanışa başladık. Elbette çıkış, iniş kadar kolay olmadı. 3-4 moladan ve yaklaşık 35 dakikadan sonra yukarı vardığımızda da donumuza kadar terlemiş olmamıza aldırmadan vadinin tepesinde rüzgarı yedik, ohh mis. Kardeşle gurur duydum bu arada, arada sızlansa da "Hadi!" komutuyla harekete geçti her moladan sonra. Akşam peltimiz çıkmış bir halde 10:30'da filan uyuduk haliyle.


Dördüncü gün, sivri tarafından gene bol bol emilmiş olarak uyandık, bir önceki gün doğaya karşı kazandığımız zafer(!) ile biraz çevrede takıldık, yarım kutu Detan sinek ilacını bungalowa boşaltıp kapıyı örttüm nihahoha! Sonra kalktık Kabak Koyu'na gittik. Son hatırladığımdan daha pisti deniz, pek keyif alamadık yani. Bir iki saat sonra dönmeye karar verdik. Daha önce de pek çok yerde karşımıza çıkan Christopher'ı burda da gördük. Arabayla geldiğimizi, isterse onu da götürebileceğimizi söyledik. Yürüyerek döneceğini, tatile yürümek için geldiğini ("That's why I am here!") söyledi. Bıraktık onu orda, geri döndük. Akşam maç izlemeye çalışsak da uykumuz yine geldi. Anlamadım bu durumu aslında çünkü zırt pırt uykumuz geliyordu, temiz hava çarptı herhalde.

Beşinci günü, yani cumayı, geçen iki gün yürüyüş içerdiği için dinlenmeye ayırdık. Havuzda yüzdük bol bol, yüzme yarışı yaptık ki ben yenildim falan filan. Burda bir parantez açıp kardeşin lisanslı yüzücü, benimse suyun içinde herhangi bir temasta bile panikleyip kenara çıkmaya çalışan bir kara insanı olduğumu belirtmek istiyorum. Havuzun üstünde manyak gibi uçan 2 tane kocaman kız böceğini kovmaya çalıştık, onlar da sinirlenip tepemize tepemize pike yaptıkça suya battık çıktık derken akşam oldu yine. Salonda otururken Christopher geldi, "Nasıl geçiyor tatil?" dedi. "İyi ama sonlarına geldik, o yüzden üzülüyorum" dedim. "Normalde burada oturuyor olsaydın çok sıkılırdın ama" dedi, "Muhtemelen" dedim. "Dolayısıyla buraya tatil için geldiğine memnun olmalısın" dedi, "Öyleyim elbette ama dönüşte gene aynı tempoya girme fikri beni şimdiden yoruyor" dedim. "Dönecek bir işin var ki buraya gelecek parayı kazanmışsın, bundan mutlu olmalısın" dedi. Part-time filozofa diyecek birşeyim olmadığı için "Haklısın" dedim sustum. Adam bu konuşma sırasında çamaşırlarını katlıyordu, o derece günlük bir muhabet yani. Akşam bu sefer azmettik, maçı izledik. (Türkiye maçının olması bu azme katkı sağladı elbet) Coştuk sevindik. Gece havuza girelim demiştik de yemedi, yattık uyuduk.


Altıncı gün sabahın taa köründe kalktık Saklıkent'e gittik. Yazıldığı kadar kolay gidilmiyor tabii 2,5 saat yol gittik uyuya uyuya. Buzzz gibi suyun içinden geçip kanyonda ilerledik 40 dakika kadar. Miletin cuppada cuppada düşmeye başladığı yerlere gelince de geri döndük. Derenin üzerine kurulmuş bir platformda oturduk, yemek yedik. Sonra 2,5 saat daha yol çekerek geri döndük. Dönüşte gene havuza atladık, soytarılık yaptık. Parmaklarımız buruştuktan çook sonra çıktık. Christopher'la takılan ekip adamın plaja iner inmez mayoyu çıkarıp attığını söyledi. Akşam yemekten sonra hesapları kapattık, çantalarımızı topladık, sabahın köründe ayrılmak üzere yola çıktık.

Sabah önce Fethiye terminaline, ordan Dalaman'a ve İstanbul'a döndük.
Vücudun eve gelmesi ama aklın taa oralarda kalması. Küçük çapta bir uyum süreci. Sonra eski tas, eski hamam...

Buldum seni!

Müdürüm LinkedIn'de beni bulup ekleme talebi yollamış.

1. Kendisi iş mi arıyor?
2. "Sen iş arıyorsun, biliyorum!" mu demeye çalışıyor?
3. Samimiyeti ilerletmeye mi karar verdi?
4. Herkesin herkese işi düşebilir düşüncesiyle pragmatist bir yaklaşım mı sergiliyor?
5. Facebook'taki salgına benzer bir "En çok kimin arkadaşı var" yarışına mı girdi?

Bu kadın beni düşüncelere sevk ediyor...

27 Haziran 2008

Hoşgeldin Hediyeleri - yuppi!

21 Haziran 2008/Radikal:

2005'te 35 milyon YTL harcayan Başbakanlık 2006'da 249.5 milyon, 2007'de ise 290.7 milyon YTL harcadı. CHP harcamaların nereye yapıldığını sordu, hükümet yanıt vermedi. Başbakan Erdoğan sorulara çok sinirlendi.

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

20 Haziran 2008/TGRT Haber:

Maliye Bakanlığı, akaryakıtta 1 Temmuz'dan itibaren uygulanmak üzere özel tüketim vergisi tutarlarını güncelledi. Bugünkü Resmi Gazete'de yayımlanan ve 1 Temmuz 2008 tarihinden geçerli olmak üzere yürürlüğe giren düzenleme ile kurşunsuz benzinin ÖTV'si yeni kanunda yer aldığı şekliyle 1,5 YKr, motorinin ise 1 YKr arttırıldı. Kurşunsuz benzinlerde ve motorinde yukarıya doğru küçük miktarlarda oynama yapıldı.

26 Haziran 2008/Radikal:

Elektriğe 1 Temmuz’dan itibaren uygulanmak üzere konutta yüzde 22, sanayide yüzde 21 zam yapıldı. Otomatik fiyatlandırma sistemine de 1 Temmuz’dan itibaren geçilecek.

27 Haziran 2008/Star Gazete:

Video, fotoğraf kamerası, kozmetik ve beyaz eşyaya yüzde 20 özel tüketim zammı geliyor. Maliye’nin yaptığı düzenleme 1 Temmuz’da fiyatlara yansıyacak.

Evdeki deodorant stoklarını kontrol edin, fotoğraf makinesi filan alacaksanız koşun, eve yeni çamaşır makinesidir bulaşık makinesidir düşünmeyin artık eskilerle idare edin, zaten arabanız varsa baştan yanmışsınız sizi Allah kurtarsın, bir de güneşin doğuşuyla kalkıp namazınızı kılıp güneş batınca yatın da elektrik sarfiyatınız azalsın.

Tatil yazısı istemiştin, değil mi Can? Bu yetti mi :p

25 Haziran 2008

Back

Tatil bitti, izin bitti, para bitti, kardeş gitti.
Boğazımın çukuruna kadar borç batağındayım. Yoksa o kadar kötü hissediyorum ki derhal telefonla istifa edebilirdim.
Sakın 1 haftadan fazla izin almayın işinizden, dönüş çok sancılı oluyormuş. Yarın işe gideceğimi düşündükçe mideme kramplar giriyor, gerçekten.
Ama tatil de tatildi ha!

16 Haziran 2008

Out of Life

La Santa Roja has left the building.
Wonderland'de biraz dinlenmece...

14 Haziran 2008

İlk Dersimiz Feng-Shui

İskoçyalı Genel Müdürümüz ve karısı birer manyakmış. Bugün onu öğrendim.
Adam ofise ilk geldiğinde bütün çiçekleri ortadan kaldırıp masasının yerini değiştirdiğinde, sol tarafını Atatürk portreleriyle bezediğinde anlamalıydım bir gariplik olduğunu. Ya da karısı elinde pusula gibi birşeyle gelip her yeri dolaştığında. Feng-shui diyorlardı bu köklü değişime fakat benim bildiğim feng-shui'den biraz farklı mıydı neydi sanki? Bu noktada hiçbir siteye, yardımcı kurum ya da kişiye danışmadan kendi kendime bir feng-shui tanımı yapacağım:
"Nesnelerin ve onların konumlarının insanın enerjisini olumlu ya da olumsuz anlamda doğrudan etkilediğine, insanın çevresini bu kurallara göre düzenlediğinde pozitif enerji ve şans manyağı olacağına işaret eden bir hayat felsefesi."
Bu biraz daha uçukmuş efendim. Bu konuda da belirli ruhani liderler varmış ve öğretileri birbirinden tamamen farklıymış. Hatta bu bizim Genel Müdür ve karısının bağlı olduğu lidere 3-4 yılda bir görünmen gerekiyormuş filan. Tam tarikat hesabı. Kadın da nasıl anlatıyor, on numara misyoner!

Bugün ofiste bir Feng-Shui dergisi gördüm elden ele dolaşan. "Bu ne, hepiniz mi merak saldınız?" dedim, Genel Müdür'ün dergisiymiş. Sekreter dergiyi okuyabilir miyim diye sormuş, adam karısını aramış "Okuyabilir mi?" diye sormak için, kadın da okuyabileceğini, ancak kesinlikle ofis dışına çıkarılmaması gerektiğini, aksi takdirde kötü şans getireceğini söylemiş.
Şimdi sorarım size, bu nasıl bir boş inanç, nasıl bir bağnazlıktır? Bu kadın Müslüman olsa Aczmendi olmaz mıymış? En kara çarşaflara girip "Humeyni'yi seviyorum" demez miymiş? Yobaz müslümanı da biliyordum, hıristiyanı da, yahudisini de ama yobaz feng-shui'ci de olur mu be kardeşim?

Not : Bu resim ne, gerçekten en ufak bir fikrim yok. Feng-shui yazdım, bu çıktı. Sorsam bizim First-Lady'e, kötü şans getirir mi acep :p