21 Şubat 2008

IF(Ski=Kayak, Snow=Kar; Selami=Kelami)

Hayatımda ilk defa kayak yaptım. İlk günümde Uludağ'a teleferikle 4 kere çıkıp 4 kere kaya kaya indim. S çizmeyi ve kar sapanını öğrendim. Toplamda 4 kere düştüm, ama 4'ü için de bahanem var. (Birinde telefonum çaldı açmaya çalışıyordum-tipe bak kaymayı becerdi de telefonla kayacak!, birinde bir snowboardçu geldi tepeme çıktı, diğer ikisinde de ilk iki olay aynı yerde vuku bulduğu için gene birşey olacak endişesiyle uçtum) Sonuç olarak ilk defa deneyen birine göre çok başarılı bulundum. Yetenekli bir hatunum. Seneye gene uçarsam dahi aynı anda parende atarak gene beğeni toplamayı düşünüyorum.
Not: Kayak hocaları Tarık Akan'a benzemiyormuş. Hiçbiri.

14 Şubat 2008

Aziz Valentin Allah belanı versin

14 Şubat.

Birileri kırmızı ve güllü şeyler satıp para kazansın diye uydurulmuş bir gün.

Ticari bir al gülüm-ver gülüm mevzusu yani. İşbu yüzden, bu iyi bir arkadaşımın da doğum günü olma özelliği benim için daha anlamlı olan günde, ne bir hediye alırım ne bir hediye veririm. Yemişim Sevgililer Günü'nü derim. Ne anlamı var derim.

Kendimi kandırıyormuşum, popüler kültürün yemlemelerine kanmıyorum diye. Bu akşamı tek başına oturup antep fıstıklı dondurma yerken babaanne donum ve podufuk pijamalarımın içinde Comedy Max izleyerek geçireceğim. Amerikanvari-bunalımda-yalnız-hüzünlü-kedili kadını oynayacağım. Belki eğlenirim.

8 Şubat 2008

Gaziyim

Bodrum Kalesi'ni fethettim.
Bünyede hasar oluştu.
Benim sol bilek gitti, e herifimin de sağ bilek haşattı.
İki kişi anca bir 2 ayaklı ediyoruz!

Çok romantik :p

29 Ocak 2008

İyi ki doğdun siiteemm

alışverişin haddi hesabı yok.
ama bu seferki güzel oldu.
yeni adresimizle de yayındayız efenim : http://www.lasantaroja.com/


17 Ocak 2008

Kürklü Merkür

Dün akşam Tiyatro Dot'ta sahnelenen "Kürklü Merkür" (Mercury Fur) oyunundaydım. Son dakika bileti denen uygulamayla 40 YTL'lik bileti 15 YTL'ye alıp içeri girdiğimde sağımdaki solumdaki herkese "40 Liralık biletli enayiler" gözüyle bakıyordum. Tabii içeri giremeseydim de onlar bana "Beleşçi enayi" gözüyle bakacaklardı ama zafer benimdi işte. Işıkların kapanmasıyla son desibelde bir müzik, (Korn olabilir) sağa sola yönelen fenerler, bağırışlar, haykırışların içinde kaldık. İtiraf etmeliyim ki oyunun ilk 15-20 dakikası kendime de "15 Liralık biletli enayi" gözüyle bakmaya başlamıştım ki bol bol sövgü, hakaret, bağırış, itiş kakış, tükürük ve duygusal dengesizlikle dolu bölüm, yerini oyunun ana gövdesine bıraktı. Sonra da 1 saat 55 dakika nasıl geçti anlamadım zaten. Bittiğinde kasılmaktan ağrımış omuzlar ve dizlerle kalakaldım.

Oyun için "1984" ya da "A Clockwork Orange" tarzı klasik distopik eserlerin tahtına aday gibi bir yorum yapılmış Tiyatro Dot'un sayfasında. Bu yorumu abartılı bulmakla birlikte felaket senaryosu yazmakta yazarı çok da başarısız görmedim. Üzerinde konuşula konuşula klişeleşmiş ve eskimiş bir "devlet komplosu"nu al, üzerine "uyuşturucu bütün kötülüklerin anasıdır"ı ekleyip biraz ensest, bir tutam da marazi aşk kat, ocaktan alırken de ince kıyılmış şiddet serp ki diri kalsın. Sizlere de yerseniz afiyet olsun, ama dikkat! Yemezseniz de kokusundan bir yerleriniz şişmesin, zira başkaldırı çekicidir.













Oyundan gözüme çarptırılan ayrıntılar:

*Bütün oyuncuları ordaki burdaki salak Türk dizilerinden tanıyoruz. Fena olan kısmı, seyircinin karşısına çıktıkları mecra icabı daha önce hiçbirinden böyle performanslar beklenebileceği aklımın ucundan geçmemişti. Şaşırdım ve sevindim.
* Tek kadın oyuncu sanıyorum 35-40 yaşlarındaydı. Aman yarabbim o nasıl bir vücut, o nasıl bir endam! O yaşa geldiğimde süngere benzeyecek olmam ne acı!
*Sfenks rolündeki Engin Altan Düzyatan adlı oyuncu çok pis kas çalışmış. O karın ve kasık kasları aseksüel olanın dahi gözünü çeker yeminlen! Tabii bunda göbeğinin hemen altındaki uzun ve ne yazdığını anlamaya çalıştığımız Latince dövmenin de rolü büyük. Ha, bir de o kallavi sesi.
*Ruffles reklamındaki "Kalınlaştıı kalınlaştııı" diye çığıran çocuk da meğer ciddi ciddi oyuncuymuş. O hastalıklı makyajlı hali çoook başarılıydı. Makyaj ekibine de tebrik.
*Homofobik olabilirim. Ya da sadece estetik anlayışımdan ötürü, iki kalasın öpüşmesi bana güzel gelmiyor be kardeşim!
*Oyun bitişinde oyunculara "Çok güzeldi, teşekkürler" deyince şaşırıyorlar. Kendilerine teşekkür edilmemiş sanıyorum daha önce. "Parasını verdim, oynaaa!!" mentalitesinin orta yerine tükürmek istiyorum.
*Tavsiye eder miyim? Kesinlikle.
*Koyu mor ya da gece mavisi bir kelebek ister miyim? Mümkündür.
*Oyun hakkında daha detaylı bilgiyi nereden bulabiliriz? Ahanda buradan:
http://www.go-dot.org/
*Bir de birkaç resim görsek nasıl olur? Tadından yinmez!
http://www.go-dot.org/mercury/mercury_goruntu.html

15 Ocak 2008

Durumumdur

Akşam sarımsaklı yoğurtlu mantının üzerine 3 saat uyuduk. Uyandığımızda 1 olmuştu bile. İki üç muhabbet, birer muzlu puding, üç beş klip-konser derken baktım 3 olmuş bile. Geri yatıp yorganı başıma kadar çektim. Gariplerim ışığı kapattı rahat edeyim diye. 4 saat sonra uyandığımda bir baktım bizimki kulaklıklarla oturuyor bilgisayar başında, bütün gece sessiz olmak için öyle takılmış. Yiring. Geri yatmak için bahane düşünmeye başladım yataktan doğrulup. "Gitmeyecek misin?" dedi, "Dur bahane arıyorum, bir tuvalete gideyim de orda da düşüneyim" dedim. Malum Türk'ün aklı... Bir kaç fikir geldi; ama klasik ve her zaman işe yarayan "Hastayım"dan daha öte birşeyler yapmak istiyordum. Telefonu bağlamaya adamlar gelecekmiş diyecektim, de zort diye sabah 7'de haberi alınmazdı ki bunun! Kedim hastalandı diyecektim, gerçekten hastalanmasından korktum. Bankada işim var demeyi düşündüm, ama bu bana çok az zaman kazandırabilecekti. Kısacası yaratıcılığım beni sınıfta bıraktı. Giyindim geldim aha gene. Devamsızlık hakkımı daha rezil bir günde kullanmak üzere saklı tutuyorum. Bu sefer direk midem kötü diycem.
Neymiş, oldskool rocks.

11 Ocak 2008

Mşl mşl

Problemin kaynağını buldum.
Olay geç yatmakta değil, erken kalkmakta işte!
İstediğim kadar erken yatayım, sabah 06:55'te çalacaksa o lanet alarm, artık biliyorum ki ille ve illa ki sürünerek kalkacağım. 1,5 saat ve katlarında uyumak bile derman olamayacak derdime.

Prenses uykularımı geri istiyorum ben :(

28 Aralık 2007

Zinhar günah!

Burunlarını ve ellerini-kollarını her yere uzatmayı son dönemde iyice abartan "ötekiler", ilaç araştırmalarıyla ilgili Etik Kurul'a da bir adet din adamı sokmayı başardılar. Bundan sonra yan etki olarak saç döken ilaçlar için "Kadının her saç telinde bir tane melek yaşar, onları döktüremeyiz, günah!", baş ağrısı yapan ilaçlara "Kadının zevcelik görevini yerine getirmesine mani olur, zinhar günah!", mide bulantısı yapan ilaçlara "Allah'ın nimetlerini midede tutmayarak çöpe gönderir, israf, büyük günah!", anestezik etkili ilaçlara "Alkol bütün kötülüklerin anasıdır, uyuşmak büyük itaatsizliktir, günah!" gibi yorumlar duyacağız gibi görünüyor.

Ağız tadıyla bi öksürük şurubu bile içtirmeyecekler yahu!


NTVMSNBC’nin sorularını yanıtlayan ilahiyatçılar konuya bakış açılarını gayet güzel açıklamış zaten: ‘Haram maddelerin ilaç yapımında kullanılıp kullanılmayacağı konusuna açıklık gelir.’ Peh!

Haberin devamı için: http://www.ntvmsnbc.com/news/430706.asp

25 Aralık 2007

Tanrılar insanların plan yaptıklarını görüp gülerlermiş.

Artı+k

Öyle ya da böyle, düşe kalka, deneye yanıla yapmaya çalıştığım bazı şeylerin bin kat iyisinin yapıldığını görünce o kadar yılıyorum ki. Artık resim yapmayışım da bundan, fotoğraf çekmeyişim de, adam gibi yazı yazmayışım da, hatta oturup kendimden geçerek okumayışım da. Acaba doğuştan bahane üretici miyim, doğuştan isteksiz mi yoksa doğuştan kıskanç mı?



24 Aralık 2007

Fly fly little fly

1 haftadır kullanmadığım banyomda dün 3 tane küçük sinek öldürdüm. Ben giderken yoktular. Maksimum 1 hafta süren hayatlarını 4 metrekarelik beyaz ve soğuk bir odada geçirdiler. Yaşamlarının anlam(sızlığ)ını sorgulayıp depresyona girecek, sonra da intiharı düşünecek zamanları bile olmadı.

Yazık...




5 Aralık 2007

Melancholia

Sevdiğim kaza geçirdi, ayak bileğini kırdı.
Ben doktora gitmedim, sonunda bronşit oldum.
Uçak düştü, Berkol öldü.

Bazen olan bitende mana aramamak lazım sanırım. Çünkü yok.




22 Kasım 2007

Moodest

7'yi 20 geçiyordu evden çıktığımda. Çantaların birinden en sonunda bulabildiğim mp3 playerımı taktım kulaklarıma. En son sen kullandığın için içinde ne var bilmeden bastım play tuşuna. Birkaç folder atladıktan sonra çıktı "In the Mood for Love" karşıma.
Hava buz gibiydi ya, gözlerimi yaşartan şey rüzgar mıydı yoksa şu salak duygusallık denen şey mi bilemedim. Bu aralar fazla mı mood'dayım, yoksa iş sadece kendimi buna inandırmaktan mı ibaret bilemedim. Love için mood gerekli midir, yoksa o mood-proof mudur onu da bilemedim. Keman sesi inceden işe işlerken buz gibi rüzgara karşı görüşüm bulanık bulanık servise koştum. Kapıyı açınca stop'a bastım. Hepsi bitti.


12 Kasım 2007

Ya şundadır ya bunda

Bir şeyi yapmayı çok isteyip de aslında yapmamanız gerektiğini bildiğiniz oldu mu hiç? Çikolata yemek isteyip de kilo almamak için reddetmekten bahsetmiyorum ama. Daha ciddisi. Sınava çalışmanız gerekirken izlediğiniz o salak Van-Damme filminden de bahsetmiyorum. Bu kısır döngüye bir son vermek zorunda olduğunuzu bildiğiniz ama o lanet iç sese kulağınızı tıkayıp içinizin aktığı yere yönelmek isteyişiniz, bahsettiğim şey.
Islanınca hasta olacağınızı bile bile yağmur altında yürümek gibi ya da parmaklarınızın yanacağını bile bile o kestaneye uzanmak gibi belki. Ya da bunlar da değil. Ertesi gün midenizin dışarı çıkacağını bile bile şişenin dibine vurmak gibi ya da kaybedeceğinizi bile bile hileli bir masada kumar oynamak gibi. Ya da bunlar da değil. Gidenlerin geri dönmeyeceğini bilip beklemeye devam etmek gibi ya da öleceğini bile bile yaşamak gibi. Ya da bunlar da değil. Hepsi ve hiçbiri. Hiçbiri ama hepsi gibi.

Yarını düşünmeden bugünü yaşamak gibi ya da herşeyi boşverip mutlu olduğunuz şekilde davranmak gibi. Evet evet, tam olarak bunlar gibi.



A'yı mı seçmeli B'yi mi? İlk aklımıza gelen doğrudur kuralıyla yapılmaması gerektiğini düşündüğümüzü mü işaretlemeli, akıllı olmak adına dümdüz yaşamayı mı? N'apmalı ne etmeli ki? Ooo portakalı soydum başucuma koydum...

1 Ekim 2007

Zaman dediğin...

Eylül'ü de bitirdik sonunda. Zamanın göreceliğini inatla kanıtlarcasına benim için bu 1 ay=1 yıl gibiydi. 1 yıl yaşlandım sanki, 1 yıl çöktüm, 1 yıl olgunlaştım, 1 yıllık kaybım ve 1 yıllık kazancım var. Üzerinden 1 yıl geçmiş gibi unuttum Eylül başını, tatlı mazi ile acı geçmiş karıştı 1 ayda. Yoruldum 1 yıldır kendime telkin yapmaktan, 1 yıldır gözlerim şiş geziyorum ağlamak ve uykusuzluktan. 1 aylık maaşla 1 yıl geçindim, 1 yılda tüketeceğim zararlı neşriyatı 1 ayda tükettim. Günlük tuttum 1 ayın içine 1 yılı sıkıştırıp, üstüne de 1 yıl düşünüp 1 günde sildim hafızamı. 1 güne daha ihtiyacım kaldı, 1 yılı daha atlatabilmek için.

Bir de dışarıdan bakın bana, her şeyim nasıl da aynı değil mi? İlüzyon budur.



28 Eylül 2007

Oh Baby Baby

Ne zamandır görüyordum sağda solda, hatta profil fotoğrafı olarak kullanmışlığım dahi vardı bu cici bebekleri. Sonra Halep Pasajı'ndaki çerçi dükkanında 2 YTL'ye satılan süper düper cep aynalarının üzerinde de gördüm bu bağyanları. Bugün ofiste canım sıkılmışken dur bakıyım dedim, her ünlü gibi kesin iç burkan bir hikayeleri vardır bunların da.
Araştırmacı kişiliğim yaklaşık 1 dakika 35 saniye içinde cins isimlerinin Blythe Dolls, özel isimlerininse bildiğin insan adı gibi Mary, Jane, Amanda, Julia, Rose diye gittiğini öğrendi. Acılı hikaye konusunda da hislerime güvenmekle akıllılık etmişim, zira bu bebekler ilk piyasaya çıktıkları 1972 yılında tam bir hayal kırıklığı yaratıp hak ettikleri ilginin binde birini görememiş garibanlarmış. Kafalarının arkasındaki ipi çekince kırpışan gözleri ve kutudan çıkan bir çeşit lens sayesinde değişebilen göz renkleriyle sükse yapılacağı düşünülen bebeklerimiz, bunca ekipmanın ancak dana gibi bir kafaya sığabilmesiyle baştan denge ve estetik konusunda sınıfta kalmışlar o zamanın beğenisine göre. Sadece bir yıl üretimine devam edilen bu zuzaylı bebekler, o yıllarda koleksiyonerlerin ilgisini çekmekteymiş yalnızca.
Çok sonra, 1997 yılında, Gina Garan isimli televizyon yapımcısı bir kadına bir arkadaşı "Ahaha sen bu bebeğe benziyorsun" diyerek bir bebek vermiş. Gina da "Sen bana kocakafalı mı demek istiyorsun iblis" deyip bebeği arkadaşının kafasını vura vura parçalamak yerine evdeki eski kamerasını deneyeceği sırada ilk modeli olarak kullanmış. Sonra kadın delirmiş ve gittiği her yere bu bebekleri götürüp orda burda yüzlerce fotoğraf çekmiş. 1999 yılında Gina'nın, koca gözlere olan "hayranlığı" ile bilinen Japon ırkına mensup bir amcaya bu fotoğrafları göstermesiyle de amca bebeklere aşık olmuş ve kader yürrü ya kulum demiş adeta.
Bir takım olaylar olmuş olmuş (üşendim şimdi, gereksiz detaylar) ve Haziran 2001'de bunca yıldan sonra ilk defa Blythe bebekleri tekrar üretilmeye başlamış. Başlangıç o başlangıç. Bugün bu bebeklerin en çirkinleri e-bay'de 50 dolardan başlıyor, şanslı Gina da orda burda bebek fotoğrafları çekerek köşeyi dönmüş durumda.
Kıyafetleri ve saçı başıyla her birinin farklı bir imajı olan bu bebeklerin kıyafetleri de ayrı bir dünya. Görünce çıkarıp giymek isteyeceğiniz kadar tarz ve şık bu kıyafetleri insanlar üşenmiyor örüyor, dikiyor, tadilatını yapıp bebeğine giydirip fotoğraflarını çekiyor, cümle elaleme internetten yayıyor.
O derece güzel ve imrendiriciler ki daha sonradan pek çok taklidi de piyasa sürülüyor Blythe kızlarının. En bilineni bu yaz gudik bir filmi de çekilen Bratz. Televizyonda gördüğümde -utanarak söylüyorum ki- baya komik bulup güldüğüm Koca Kafalar bile bunlardan çıkmış olabilir, o derece.
Ama itiraf edin, etkilenilesi değil mi hakkaten.

11 Eylül 2007

Mersi BOKu

Öğle yemeği vakti gelmek üzere, böyle iştah açıcı fotoğraflar koymamın sebebi ise ağzımın suyunun akması filan değil. Aksine gördükçe midem bulanıyor daha da (hayır, hamile de değilim). İşin mutfağını öğrendiğim an itibariyle gurme geçinen yamyamlardan da, Fransızlardan da, bu işi körükleyen zenginlerden de, züppelerden de, para için her boku yiyebilecek üreticilerden de, menülerine bu zımbırtıyı ekleyen ahçılardan da, bu fotoğrafları çeken yemek fotoğrafçılarından da tiksiniyorum.

Bu gıdanın adı foie gras. Özel bir yöntemle beslenen kazların ciğerlerinden yapılan ultra lüks ve pahalı bir yiyecek. Hani şu ekmeğin ucuna bıçakla azıcık sürülüp yenen cinsten...


Buraya kadar sorun yok gibi. Konuyu azıcık açtığımızda ise bu özel besleme yöntemi insanın midesini en az beslenen kazlar kadar bulandırmakta. Ciğerlerinin iyice yağlanıp normal büyüklüğünün 4 katına ulaşabilmesi için kazlar yedikleri önlerinde, yemedikleri de önlerinde yöntemiyle beslenip günlük yemeleri gereken gıda miktarı boğazlarından aşağı huni ile tıkılmak suretiyle şişiriliyorlar. Konuyla ilgili olarak içim kaldırır diyenlere uygun bir video da mevcut. Ben gördüğümden beri aklımdan çıkaramadığım için resmini direk koymuyorum. Linklerde ve videoda bu görüntüler mevcuttur.

Bu Fransız züppeleri mutfağımız meşhur diyerek kesip biçtikleri cümle hayvanat ile gurur duyadursun, tepkiler de yükselmiyor değil. Fakat "Daha insan haklarını halledememiş bir dünyada hayvan hakkı da neymiş" düsturuna yaraşır biçimde itirazı olanlar kendi hallerinde takılmaktan öteye gidemiyorlar.
İnsanların bu zavallı hayvancıklara yaptıklarını gördükçe Panter Emel'e yandaş olasım geliyor...

6 Eylül 2007

H e r ş e y



Blur. Buna bir son vermeli artık.

30 Ağustos 2007

Progressive Gece Şiirleri / #11168184

Ben

Sen

O

Siz

Siz

Onlar

16 Ağustos 2007

İngilizlerin dediği gibi; Faysbuk men!

Son birkaç gündür dertsiz başımıza dert almış bulunuyoruz, ki bu derdin adı da facebook.
Kim kimle birlikteymiş, hangi dakika iş karışıklaşmış, ne aşamada ayrılınmış, yenisi kaç gün sonra bulunmuş gibi daha Paparazzi'sel kısımlarının yanında kim hangi ülkede ne masterı yapıyormuş, ne zaman mezun olacakmış, ne tür aktivitelerde gününü gün ediyormuş gibi daha haset'sel mevzular da bulunmakta bu ilim ve irfan yuvasında.
Yalnız bu bondage sitesi (herkesi bir yerlere bağlama babında) bende yoktan yere bir sıkıntının vuku bulmasına neden olmuş durumda. Ordan burdan tanıdığım, ama çok daha muhabbetim olmayan insanları listeme eklesem mi eklemesem mi ikilemindeyim.
Aman ne var bunda diyenler için;
Eklersem; "Bu da listesini kabartmak için önüne geleni ekliyor arkadaş diye, arkadaşım değil ki bu benim". Ya da "Tanıyorum bu kızı ama nerden?" Hatta daha beteri; "Bu kim ya?" En rezili "Facebook sapığı!"
Eklemesem; "Kendini ne sanıyor da arkadaş değilmişiz gibi davranıyor?!" Dahası "Kendini ne sanıyor da tanışmıyormuşuz gibi davranıyor?!" Daha kötüsü "Bu çok değişmiş". En beteri "Bir daha yüzünü görsem tanımam!"
Uzun lafın kısası, beni bu dertten kurtarmak isteyen pek değerli ve sevgili tanıdıklarım! Bu sözüm size. Bilgisayar başında geçirdiğimiz saatlerin içinde payını sinsi sinsi arttıran bu naled Facebook şeysinin oyunlarına gelmeyin, beni gördünüz mü ekleyin, tribal olaylara girmeyin, biliyorsunuz ki ben sevgi dolu bir insanın ipnelik bilmem.

Öperim sizi.

Ha, bir de şöyle bir yan etkisi var ki çocuk pek güzel anlatmış. Tanımam etmem ama yürekten destekçisi oldum.