30 Aralık 2009

Snıf snıf

Ofis mutfağında çay paketinin poşeti değiştirilirken benim arada 3 kapı varken odamdan mis gibi bergamot kokusunu duymam burnumun öküzlüğüne minik bir örnek. Eskiden apartmana girdiğimde 5.kattaki evimizde ne yemek piştiğini söylerdim. Şimdi 6.kattayım ama mutfağımda yemek pişmiyor, ayrı mesele. Anılara dair en belirleyici duyumuz da koku almak, biliyor muydunuz? Şimdi benimki gibi bir koku duyusu ile bu bilgiyi birleştirin, tadaa karşınızda ottan bottan kokularla beyninde maziye dair kıvılcımlar çaktıran bir bünye. Çok zor çook...

Politik İtiraf

Apolitik olmak benim seçimim değildi. Bu durumu sürdürüp sürdürmemek benim elimdeydi ama.
Üniversite hayatı boyunca her an koşmaya hazır olması gerektiğinden pantolon ve spor ayakkabı giymek zorunda kalan bir anneyle kaldığı yurt 2 kere basılıp içerideki herkes taranan bir babanın ilk kızıyım ben. 80'ler çocuğuyum ayrıca, aklım ermeye başladığında tanıdığım ilk politikacı Turgut Özal, izlediğim kanal TRT Gap. Politik bilinç? O da nesi?!
Ortaokulda başladı arkadaşlarımdaki ilk kımıldanmalar. Kimisi mahalledeki Abi'lerinin peşinden boynuzlarını tokuşturarak selamlaşmaya başladı, kimisi o zaman kim olduğu henüz bilinmeyen yeni tayin olmuş Din hocasıyla dersten sonra sohbetlere katıldı, kimisi emekçi babalarının peşinden proletaryanın çilesini anlatmaya başladı. Bizim evde politik kitaplar vitrinin tepesindeydi, ulaşabileceğimden çok daha yüksekte. Benim boyum seviyesinde Ana Britanica'lar vardı, Temel Larousse'lar ve Türkçe-Edebiyat öğretmeni olan annemin yaşıma uygun gördüğü klasikler. Liseye geçtiğimde politik görüşler iyice ağır basmaya başlamıştı çevremde. Anadolu Lisesi olduğu için düz liselere göre kısmen daha az ilgilenilse de siyasetle, gruplaşmalar, okul çıkışı beklemeler, dayaklar sıklıkla rastlanıyordu. Küçük bir ilçede büyüdüm ben, gelir seviyesi yüksek bir lojman kentinde. Babaların fabrikadaki statülerine göre çocuklarının yaftalandığı bir liman şehri. Delikanlılık da olsa serde, babası müdür olana dokunamazdı işçi çocuğu mesela. Dokunanların babaları ofise çağrılıp azarlanıp aba altından sopa gösterilip gönderilirdi çünkü. Ne bokum bir siyasi görüş yaşayışı bu diye düşünürdüm. Hiçbirine bulaşmadım. Kendi kendime fikirlerim vardı elbet, şimdi düşününce çok da mantıklıymışım diyorum çünkü çoğu fikir hala baki. Sosyalizme inanılmaz sempati duyardım mesela, ama işin içinde insan faktörü olduğu için komünizmi hoş bir rüyadan fazlası olarak düşünmedim. Nasyonel sosyalizm değildi benim sempatimi çeken ama, sadece herkesin gerçek anlamda eşit olduğu naif düşüncesiydi. Ama bütün insanlar eşitken bazıları daha eşitti.
Dile getirmedim bunları pek. Annem liseye giderken onu istemeye gelenlere dedemin cevabı "Önce hocaya, sonra kocaya" olmuş. Benimki de "Önce hocaya sonra politikaya" gibi birşeydi. Üniversite sınavı diye bir bela vardı başımda ya zaten, onu sorgulayarak zaman kaybetmektense ÖSS'ye bir dişli olmayı seçtim. İlk tercihime girdim, millet hasetinden 3 yıl sonra bile sevgilisiyle yatakteyken "İnci nasıl girdi oraya yaa?!" diye sayıklıyormuş.
İyi güzel de, girmişsin Boğaziçi'ne, hemi de en eşek bağlanası bölümüne, boğaz dibinde, çimler ayaklarının altında, ne siyasetinden bahsediyorsun gülüm?? Sosyete kantini diye bir kantini olan bir okuldan bahsediyoruz. Orta Kantin'de parka bile olmayan montlarıyla oturup tavla oynayan abiler mi benim naif hayalimin temsilcileri Allahasen? Kardeş Türküler mi eşitlik çağrısı yapan, 10 şarkısından 0,5'i Türkçe iken? Okula polis girdiğinde "Hayırdır inşallah?" tepkisi veren bir güruhtu okul arkadaşlarım. Okulda katıldığımız bir gösteriyi anlatayım da gülün bir tarafınızla:
Business Research Methods dersimizin adı. O kadar sıkıcıydı ki kalmıştım ben bundan zaten. Dışarıdan gelen yaşlı ve mıymıy bir hoca, kitaptakileri okuyor aynen. (Boğaziçi'nin akademik eğitiyle ilgili de bir yazı yazmalı aslında, bilahere) Dışarıda bir hareketlilik peydah oldu. Munzur Çayı'na yapılacak barajı protesto ediyorlar ellerinde birkaç döviz ile. Hocaya "Biz de gösteriye katılabilir miyiz?" dedik. (Hocadan gösteri için izin alma!!!) "Tabii." dedi, çıktık hep beraber. Önce hoca arkada biz, BTS'nin çevresinden dönüp sınıfa geri girdik. (Toplam 100+100=200 metre filan) Derse devam ettik. BTS'nin güzelim taş duvarına slogan yazmışlar, onu da kınadık.
Çimlerde yata yata, stajdan staja, sunumdan sunuma, projeden projeye atlaya atlaya mezun olduk sonra. Diğerleri gibi Temmuz'da işe başlamadım, gittim gezdim tozdum sürttüm tonla serserilik yaptım, gelip Ocak'ta işe başladım. İlk maaşım 22 yıllık öğretmen olan annemin maaşından daha yüksekti.
Benim bir derdim de kendimle işte. Sosyalizmi sevip pamuklara sarmalayan ama kapitalist olarak yetiştirilip ona göre yaşayan bir modern genç kadınım ben. 3 tane kredi kartım var. İhtiyaç diyerek bir ailenin bir ay geçinmeye çalıştığı parayı icabında bir günde harcıyorum :p Bazen de diyorum, sen bu okula ve bu bölüme neden gelmiştin in the first place? "Kolay kolay okuyup çok para kazanayım diye." değil mi Samuray? İnsanın kendine bile dürüst olamaması ne acı.

Yetenek

Üzüm Bey sonunda kapıları açmayı öğrendi. Sabaha karşı 5'te yatak odamın kapısının Çaat diye açılmasıyla kalp krizi geçirerek öğrendim bu yeni becerisini.
Artık hiçbir yer güvenli değil.

29 Aralık 2009

I love Probability

Bunu çözebilene hediye filan yollayacağım, ne bileyim dile benden ne dilersen falan diyeceğim. O derece kafama takılmış durumda yani.
Şimdi, Sayısal'da her hafta 49'un 6'lı kombinasyonları evreninden bir olasılık çekiliyor. Eğer ki gidip makineye oynatırsanız sizin evreniniz, yani oynayabileceğiniz olasılıkların tamamı, 49'un 6'lı kombinasyonlarının hepsini içeriyor. Makine random olarak sayıları seçtiği için ana evrenle sizin evreniniz birebir örtüşüyor. Makinede oynatmayıp kendiniz sayıları seçtiğinizde ise 1, 2, 3, 4, 5, 6 ya da 49, 48, 47, 46, 45, 44 gibi kimimize çıkması mümkün değilmiş gibi görünen 6'lıları oynamıyoruz. Kendimiz oynadığımızda evrenimiz bu tip çıkması daha az mümkünmüş gibi gelen 6'lılar barınmadığından, bu 6'lıların çıkması olasılığına karşı kendi kendimizi kısıtlamış, diğer bir deyişle şansımızı azaltmış oluyoruz. Öte yandan bizim kendi mantığımız çerçevesinde oynadığımız 6'lı ile 1, 2, 3, 4, 5, 6 ya da 49, 48, 47, 46, 45, 44'ün çıkma olasılığı zaten aynı olduğu için bir şans kaybı da olmamış oluyor.
Şu durumda makineye otomatik oynatmak ile sayıları kendimiz seçerek oynamak arasında şans bakımından bir farklılık var mı, yok mu? Hadi çıkın bakalım işin içinden...

Aşk-ı Cinnet

Oo beybi, biz hiç uğruna şarkı yazılan aşklardan olmadık biliyor musun?
Daha çok perşembe akşamı prime-time kuşağı Türk dizisi gibiydik. Aşk, tutku, entrika, ihanet, şehvet, pişmanlık, şiddet, delilik, hırs!!!
Ama birşey diyeyim mi sana, Kıvanç Tatlıtuğ bile bunları izlettiremiyor bana.
Yaa ya...

Algı

Çiidem'le birlikte spor salonuna gittiğimizde yanımızdan geçen 2 kıronun "Fabrikadan çıkmış gibiler" yorumuna istinaden pek çok hanzo erkeğin kadın algısını da anlamış bulunuyorum. Önce bir ön bilgi :

Çiidem'in saçı civciv sarısı ve kısacık kesimli + düz, kendisi benden bir 20 cm uzun, haliyle daha kalıplı, bronz tenli ve çekik gözlü. Benim saçlarım bakır+platin, kıvırcık, küt gibi, sarı benizliyim, nispeten iri gözlerim var, cep hatunu boyutundayım.

Ortak nokta 2 meme 1 popo ve sarı tonlarındaki saç renginden ibaretken, söz konusu 2 hatun birbirlerine böylesine benzetiliyorsa bu ırkın kadın algısı, ancak bu ortak noktalardan ibaret olsa gerek. Kadın dediğin de yumulacak bir çift meme, girilecek bir delik ve enseden tutup çekilecek saçlardan ibaret, diil mi diil mi...

Afferin bana!

Anne ben bugün kendimi tuttum, kendime engel oldum, yapmamam gerekeni yapmadım.
Tırnak yiyen biri olsam ellerim kanardı, midesi hala alkolü kaldırabilen biri olsam bir 70'lik devirirdim, para kazanmak zorunda olmasam ofise telefon eder "Sizin de işinizin de te a.k." deyip yeşil pasaporta geri döner, havaalanına gidip son dakika biletlerinden ilk dikkatimi çekeni alıp basıp giderdim.
Bunun yerine sabah kalktım işe geldim, ayık kaldım, tırnaklarımı yemedim, kendi kendimi yedim. İçim bitti.

Şunlar kadar olamadık...

Yeniyıl Canavarları

Acaba kaç süs daha feda ederek ağacı bu iki canavardan koruyabileceğim?
Bir minik disko topu, bir marsmallow görünümlü çan, bir büyük yeşil top ve yanar dönerli ışığımın ısırılmak suretiyle kırılmış 8-10 led lambası. İçimdeki yeni yıl ruhunu kemirdiniz Allahsızlar!!

28 Aralık 2009

Tatu

Kadın sıkıntılı olur bazen. Hah sebep şu diyemez de pis, yapışkan, gıcık bir sıkıntı gelir oturur yüreğine. Oyalanmak için kitaplara ya da bilgisayar oyunlarına verebilir kendini, arkadaşlarıyla çok fazla zaman geçirebilir, spora başlayabilir mesela. Alışveriş yapabilir geçsin diye, saçını boyatır & kestirir, olmadı piercing yaptırır, aklında ne zamandır olan bir desen varsa gaza gelip dövdürür orasını burasını, ama yine de olmazsa ne yapar bilemem. Vücudum piercing'e aşırı tepki verip suda kalmış manda leşi gibi şiştiğinden direk next step'e atlama kararı almış bulunuyorum. Sonraki basamak henüz unknown. İnsanın kendi aldığı kararla heyecanlanması da çok şirin.

Mamma

Yemeksepetinden her sipariş verdiğinde Notlar kısmında "Çok açııızz, lütfen acele getirin." diye sevimlilik yapıp kendi kendine eğlenen bir ben miyim küne?

İş-Güç güç

Feriköy'de Bir Pazar

Pek bir merakla gittiğim Feriköy İkinci El ve El işi Ürünleri Pazarı fos çıktı.
İlk kurulduğu gün hava çok soğuk olduğu için koşar adım bakıp çıkmıştım da dün hava da süper, rahat rahat gezelim diye gitmişken pazar alanının antikacılar tarafından istila edilmiş olduğunu gördük. Hakkaten güzel eski eşyalar olsa gene gam yemeyeceğim, ne bir enterasanlığı ne de eşsizliği olmayan ilaç kutuları, eski anahtarlar, likör takımları, kırık fotoğraf makineleri fahiş fahiş fiyatlarla, siftahsız bir şekilde duruyorlardı. İsimlerini tamamen benim cahilliğimden ötürü bilemediğim tüm üyeleri rastalı bir sokak müzisyenleri grubu mekanın ortasında sanatlarını icra etmekteyken boynum bükük, hevesim kursakta tutsak, 1 YeTaLe harcayamadan tırıs tırıs geri döndüm. Bence gitmeyin :p

25 Aralık 2009

Beware of the Politzei!

Deryik yazmış, ben de paylaşmadan edemeyeceğim. İstanbul Barosu'nun polisin kimlik sorması ile ilgili yazısından bir kuple:

2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nun “durdurma ve kimlik sorma” kenar başlıklı 4/A maddesi uyarınca polis ancak bir suç ve kabahatin işlenmesini önlemek, suç işlendikten sonra kaçan faillerin yakalanmasını sağlamak, işlenen suç veya kabahatlerin faillerinin kimliklerini tespit etmek, hakkında yakalama emri ya da zorla getirme kararı verilmiş olan kişileri tespit etmek, kişilerin hayatı, vücut bütünlüğü veya malvarlığı bakımından ya da topluma yönelik mevcut veya muhtemel bir tehlikeyi önlemek amacıyla, makul bir sebebin bulunması halinde durdurma yetkisini kullanabilir. Süreklilik arz edecek fiili durum ve keyfilik oluşturacak şekilde durdurma işlemi yapılamaz. Durdurulan kişiye durdurma sebebi bildirilmeli, nazik davranılmalıdır. Kişilere polis olduğunu belirleyen belgeyi gösterdikten sonra kimlik sorabilir.
Kanunda böyle yazıyor. Kanunda yazan haklarını kullanmak isteyen avukatların başına gelenler de aynı yazıda mevcut. Liseyi zar zor bitirebilmiş, boş gezenin boş kalfası, bir baltaya sap olamamış her işsizi sikko bir sınav ve eğitimle polis yapmaya devam ederlerse, iddia ediyorum çok büyük bir kısmımız polis zaiyatı olup gideceğiz. Çocukken bir tehlikeyle karşılaştığımda polise danışmamızı tembihlerlerdi, şimdi çocuğum olsa ona polis gördü mü uzaklaşmasını öğütlerim. Ülkenin eğitimi, sağlık sistemi ve güvenliği iktidar partisinin masturbasyon alanları olduğundan bu hızlı değişim beni hiç şaşırtmıyor gerçi.

Hayatımda polis denen mahluklarla çok az münasebetim oldu. İlkinde eve hırsız girdikten sonra ifade almaya gelen polisin duvarlardaki Scarface posterlerine uzun uzun bakıp "Resimlerdeki şahıs kim?" sorusuna maruz kalmıştım. İkincisi aynı hırsızlık vakasıyla ilgili evrakları teslim etmeye gittiğim karakoldaki orospu evladı polisin sözlü tacizi ve bağırıp çağırarak orayı terketmem şeklinde oldu. Üçüncüsünde Hacıhüsrev civarında arabayı durdurup bizi dışarı çıkararak arama yapmaya çalışanlara sorduğum ne arıyorsunuz sorusuna cevaben yüzüme bile bakılmadan "Suç unsuru"nu aldım. Dördüncüsünde Dolapdere taraflarında bulunduğum taksiyi durdurup kimliğimi isteyen polisten Rus hayat kadınlarını topladıkları için GBT yaptıkları iltifatını aldım. Beşincisinde, Taksim meydandaki heykel çevresindeki demirlere oturmamam için uyarıp yasak olduğunu söyleyen polise "Nerede yazıyor bu yasak? Hangi kanunda geçiyor?" itirazımla polisin topuklamasıyla son buldu. Altıncısında 4 kişilik bir çekirdek aile olarak yürüdüğümüz Avcılar sokaklarında hepimize birden kimlik soran 2 kafadara ısrarla bunun sebebini sorduğumda aldığım "Tamam sen gösterme" cevabıydı.

Neyine güveneyim, neyine sempati duyayım ben bunların? Literatürde bizi koruması gerekenden geliyorsa asıl tehdit, cebimizdeki göz yaşartıcı spreye mi güvenelim? Bende o spreylerden bile yok ki püüü!

Nietzsche de Ağlar

"Ümit mi? Ümit en son kötülüktür!
...Pandora'nın kutusu açılıp, Zeus'un içine sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı: Ümit. O zamandan beri, insanlar yanlışlıkla kutuyu ve içindeki ümidi iyi şans olarak yorumladı. Fakat Zeus'un arzusunun, insanların, kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır."

24 Aralık 2009

Paklava

İmam Çağdaş'tan gelen öküz gibi fıstıklı baklavamı yerken gönül rahatlığıyla şunu söyleyebilirim:
Tanrı Satış ekibini ve onları sürekli seyahate gitmek zorunda bırakan düzeni korusun!

Siportifik Alice

Spora başladım ey ahali!
Yağ ölçümümün yapıldığı 1 gün önce tartı 52,4'ü gösterirken sporun ilk günü sonunda 51,7 olmuş bile. 700 gram suyum uçtu gitti. (d=1 olduğundan aynı zamanda 0,7 lt. yani günlük su ihtiyacımın yaklaşık %35'i) Spora geliş amacımız sorulduğunda "kilo kaybetmek" değil, "Pink kası yapmak" diyen bir insan için beklenmedik bir gelişme. 20 kiloluk ağırlığı kaldıran bacaklarım değil de 7,5 kiloyu çeken kol arkam ağrıyor. (Kanadım olsa çıkacağı yer olur ya omurganın iki tarafında, hah orası) Neremiz sağlam neremiz fos çıktı meydane. Spinning salonuna göz ucuyla her bakışımda ensemden soğuk soğuk terler dökülüyor. İşkencenin o türlüsüne hazır olduğumuza ne zaman karar verecekler sevgili eğitmenlerimiz bakalım.

Başlık tee 2004'lerden gelsin. İstiklal'de bacağımda kotum, ayağımda elbette ki o yaş gençlerinin üniforması olan Converse'im; yanımdaki topuklu ayakkabılı kokoş bir arkadaşımla yürürken yediğimiz bir kuple laf:
-Sağdaki da iyi de, soldaki daha güzel, böyle daha siportifik olmuş.

Sanat

Hani bazen insan bir şeyi çok iyi bilir de bilmemezden gelir ya, işte o zaman tecahül-i arif oluyor. O da bir sanat. O da bir beceri. Ve sanatçı kendi erirken çevresini aydınlatan bir mum.

22 Aralık 2009

Kayıp Aranıyor

Ezel nerde huleyynn??!!!
Bir pazartesimiz vardı, o da gitti!! Naledolsun.

21 Aralık 2009

Yeniyılyeniyılyeniyılyeniyıl bizlere kutlu olsun

Yurtdışarı IT'cilerin blogger'ı en zararlı sitelerin başında görmesi sebebiyle mail2blogger günlerimize geri dönüyoruz efenim.
Bu durumun yazı sıklığımdaki etkisini zaman içinde göreceğiz.
O değil de birşey soracağıdım, bu sene yılbaşı planı yapmakta bu kadar üşengeç davranan, bu kadar ağırdan alan, bu kadar hevessiz olan bir ben olmadığıma göre, biz büyüdük ve sıkıcılaştı mı dünya?