13 Mart 2008

Ben...

Hep bir şeyleri bekleyerek yaşıyorum. Sanki yarın bir gün bir beyaz atlı prens gelecek ve kolumdan tutup beni bu hayattan kurtaracak gibi. Ya da bu cumartesi sayısalı tek başına bilip 1,5 trilyonu cebe atıp tüyücem. YTL'ye alışamamandan da belli geçmişe özlem içerisindeyim her daim. İmkanım olsa ana rahmine geri dönüp bütün gün ense yapıcam, o derece. Anne olmayı komik bulurken bebekleri sevimli görmeye başladım ki bu yaşlandığımı gösteriyor. Henüz bir yerim sarkmadı ya da kırışmadım ama cuma akşamları dışarı çıktığımda eve uyuyarak döner oldum. 3 yıl öncesine kadar gündüz uyuyup gece oturan bir insan olarak çalışma hayatına adapte de olamadım. Her sabah kalkmak zorunda olmak, havayı beğenmeyince okulu asan biri için çok zorlayıcı. Zaten her zaman tembel biri oldum, zeki ama tembellerden. Gece 2'de çalışmaya başlar, 6'ya kadar özetleri okur 9'da finale girerdim. Okulu 4 yılda bitirdim ama şimdiki aklım olsa 14 yıla çıkarabilirdim. Master yapmak istiyorum ama aynı anda çalışmıyım ve okulda ödevle sınav olmasın istiyorum. Güney meydanda çimlerde yayarak mühendislik öğrencilerinin nefret yüklü bakışlarına maruz kalmaya bile razıyım. İşletme bitirdim, okul boyunca "Mezun olunca nereyi işleteceksin?" geyiğine maruz kalsam da akıl sağlığımı çok yitirmedim. Hayatım boyunca işletecek hiçbir şeyim olmadı, işletilen hep ben oldum. Biraz safım, ama iyi anlamda. Herkesten kötülük bekleyen psikopatları hiç sevmedim, onlar da beni naif ve içten pazarlıklı buldular. Despotum, süper saçlarım ve lider kişiliğimle tipik bir aslan kadınıyım. Burçlardan anlamam, bir tek en süper burç olan aslanı bilirim, zira 4 kişilik çekirdek ailemin 3'ü aslan. Küçükken hayallerim vardı; ilkokuldayken çocuk doktoru olacaktım, ortaokulda bilgisayar mühendisi, lisede "Parra parra parra" diyerek tembelliğimin de etkisiyle "İşletme!" dedim. Oysa hep isterdim, dünyanın her yerinde yapılabilecek bir işim, bir zanaatim olsun da çekip Paraguay'a bile gidebileyim. Marangozlara çok özenmişimdir bu yüzden, ama Hıristiyan değilim. Annem Edebiyat öğretmeni olduğundan imla kurallarına ekseriyetle dikkat ederim, son zamanların geyiği bağlaç olan de'yi ki'yi ayrı yazmayanlara uyuz olurum. Çok uyuz olduğum bir diğer şey de yaprak sarmasına dolma denmesidir. Doldurulan şeye dolma denir ki buna örnek olarak kabak dolması, biber dolması vs. verilebilir. Çok acayip yemek yaparım, hatta ilk öğrendiğim yemek pilavdır ki bilirsiniz pilav yapmak öyle her babayiğidin harcı değildir. Annem hep bir arkadaşını örnek verir yemek konusunda; kadın gecenin 3'ünde uyanıyor ve canı baklava istiyor. Hamile filan değil, pisboğazlık ha. Kalkıyor baklavayı yapıp şerbetini döküp yiyor ve geri yatıyor. Böyle kendine bakacaksın işte der annem. Bu arada bu hikayeyi daha önce yazdığım hissiyatına kapıldım ve eğer daha önce yazdığımda saat 3 değil 4 yazdıysam bu yalancı olduğumdan değil balık hafızalı olduğumdandır. İsim hafızam rezalettir, ama foto hafızamın eline su dökmek pek mümkün değildir. Fotoğraf çekerim kendi çapımda, fakat maymun iştahlı olduğum için 2 hafta çeker sonra makineyi bir kenara atıp başka bir aktiviteye dalarım. Zamanında harçlıklarımdan biriktirerek aldığım bir Canon AE1-P makinem var. Dijitale karşıyım, 1500 tane poz çek içlerinden biri illa iyi olur diye düşünüyorum. Bir şipşak makinem var, yanımdan pek eksik etmem ama o başka mevzu. Maymun iştahlılığımdan çok muzdaribim. Çocukluğum boyunca piyano, flüt, gitar ve mızıka çaldım fakat şu an elime bir blok flüt verseniz Daha Dün Annemizin'den başka bir şey çalabileceğimi sanmıyorum. 1,5 yıl İspanyolca dersi aldım şu an kurabildiğim yegane cümle "Te quiero una cerveza por favor". Ama yararlı bir cümle, kabul edin. Birayı hiç sevmem, İstanbul'a geldiğim ilk yıllarda evde bir şişe alıp içme denemeleri yapardım çünkü saat öğlen 1'de Nezivade'de bir grup bira içen insanın arasındaki tek votkacı olmak garip duruyordu. Yıllar geçti, ben biraya alıştım ama hala severek içmem. Hatta yanımda biri içiyorsa genelde yenisini açtırmam otlakçılık yaparım. Sigara konusunda ise otlakçılığa tahammül edemem. Çirkin bir şey. Yalancılık ve kandırıkçılık da çok çirkin şeyler. Yalandan korkmam yılandan korktuğum kadar. Zaten yurtta kalırken bir su yılanım vardı, odadaki herkesin ödü patlarken ben elime alır oynardım. Freud'çu biri gelse "Azmışsın yavrum sen" diyebilirdi fakat durum bu değildi. Soğuk ve sırf kastan oluşmuş, kuyruğundan tuttuğunuzda bile yukarı kalkabilecek kadar güçlü bir yaratık. Hmm müstehcen bir ima var gibi oldu ya neyse. Sonra ginepig besledim gene yurtta. Eve çıkınca bir kedi aldım, sonra tavşanım oldu, şimdi evde 2 tane kedimiz var. 40 yaşında 40 tane kedim olacak. Batman'de de en sevdiğim karakter Kedi Kadın idi. Batmancilik oyunlarımızda hep Kedi Kadın olur, allem eder kallem eder Batman'i ağıma düşürür ve kazanan olurdum. Despotluk doğuştanmış demek ki. Ama çok da uysalımdır sevdiğime karşı. Böyle yumuşak başlı, sevimli, itaatkar. Bir de sivri dilli. Çok pis laf sokarım. Bazen ben bile hayret ederim "Oha ne dedim" diye. Sözlerime maruz kalan kişiyi takmıyorsam hiç dert değil, ama taktığım biriyse çok yavşak olurum kendimi affettirene kadar. Tatlı bir şey olduğum için çabuk affederler ama. Bir de megalomanım. "Hakkında" kısmı için 2 cümle yazmaya başlayıp sonunda 1200 karakteri biraz geçtiğimi farketmemle kaptırıp yazmaya devam etmem ve bunu bir blog entrysine dönüştürüp birazdan da gözünüze gözünüze sokacak olmam da bu yüzden. Ama insanın kendini bilmesi iyidir...

1 yorum:

Cem dedi ki...

memnun oldum, ben de cem keh keh

bağlaçlardan nefret ederim. lanet olsun onlara. bunu eklemeyi çok istedim. şimdi daha mutluyum.